Rotterdam Kitap Festivali

 

Cuma günü sonunda kısa dönem askerliğimin başvurusunu yapmak üzere Rotterdam’daki Türkiye Konsolosluğunun yolunu tuttum. Seda da internette Rotterdam’da bir kitap festivali olduğunu duymuş, işlerini de ayarlamış, ben de geleceğim dedi.
Beni sabah erkenden konsolosluğa bırakıp Ahoy, Rotterdam’daki devasa kongre/konser salonu, yoluna koyuldu.
Öğlen benim konsolosluktaki işim bitmişti… Seda’yı aradım, geldi beni aldı, Amsterdam’a doğru yola koyulduk. Yolda kitap fuarını anlata anlata bitiremiyordu. 2-3 saatte 10’a yakın kitap almış, İngilizce de bir çok kitap varmış, kesin beraber tekrar gitmemiz lazım dedi.
Cumartesi sabahı kalktık, kahvaltımızı yapıyoruz. Karım nasıl doyamamışsa kitap fuarına iki lafından biri Rotterdam oluyor, hadi dedim kalk gidiyoruz o zaman. Atladık arabaya tekrar Rotterdam’ın yolunu tuttuk. Yaklaşık bir saat sonra Ahoy’a varmıştık. Otopark 11 Euro, biraz kitapsevere ayıp etmişler dedim:) Ama içeri girince fikrim değişti… Devasa bir alan yüzlerce insan kitapları inceliyor, bir kenarda okuyor, sepetine atıyor… Sepet demişken Seda bir gün önceden tecrübeli olduğu için biz de yanımızda bildiğiniz pazar çantasıyla gittik. O kadar güzel kitaplar o kadar olmayacak fiyatlaraydı ki, bayıldık! Her türlü roman ve öykü kitaplarından, dev atlaslara, prestij fotoğraf kitaplarına, okul ders kitaplarına… Neler var neler…
 
Hiç fark etmeden 4 saat kadar gezmişiz. Toplam 52 kitap aldık. En az 10-15 tanesi yemek kitabı tabii… Her şey hakkında yemek kitabım oldu artık, kocaman kuşe kâğıda, dünyanın her yöresinden, her mutfağından lezzetler var. Pazar çantamız yetmedi, bir de sırt çantamıza doldurduk kalanları ve evimizin yolunu tuttuk. Eve gelince içerideki odada çok fazla kullanmadığımız bir kitaplığı boşaltıp salona getirdik. İki günde aldığımız kitaplarla neredeyse tamamı doldu:) Şimdi hayran hayran yeni kitaplarımıza bakıyoruz, teker teker indirip göz gezdiriyoruz, ilk hangisinden başlasak sonra neye atlasak kestirmeye çalışıyoruz. Çok iyi oldu bu iş. Sürekli geziyormuş bu kitap fuarı, Hollanda ya da Belçika’ya yolu düşen nereden geçiyor bir baksın derim.
http://www.boekenfestijn.com/ 
H.

 

Reklamlar

Midye Dolması

İstanbul’u ve sokak yemeklerini çok özlüyoruz…Kokoreci, tantuniyi, ıslak hamburgeri ama en çok ta midye dolmayı…
Birkaç hafta önce bir Pazar dedik ki bugün vakitten bol ne var, uğraşalım özlediğimiz midye dolma lezzetini yakalayalım.. Marketten o günün taptaze midyelerinden aldık ve bulup buluşturduğumuz onlarca tariften kafamıza göre bir harman yapıp midye dolmamızı yaptık..
Harika oldu, bir oturuşta neredeyse tamamını bitiriyorduk Seda’yla.
Burada midyeler tertemiz sakalsız geliyor, eğer sizin aldığınız pazarda, balıkçıda midyeler sakallı, pis geliyorsa önce bunları tek tek temizlemeniz gerekiyor.
Midyelerin canlılığı, ilk hassas nokta.. İki kere canlılık testinden geçmeleri lazım. İlk test şöyle: musluktaki suyu biraz akıtarak iyice soğutun, geniş bir kaba soğuk suyu doldurun ve içine midyelerinizi boşaltın. Arkadaşlar ağızlarını hemen açıyorlarsa nanaylar, ne yazık ki çöpe gidiyorlar… Ağızları hala kapalı olanlar ise canlı olanlar, biz bunları kullanacağız…
Daha sonra geniş bir tencereye su doldurup içine ilk testimizden geçen midyeleri koyuyoruz, altını yakıyoruz, su iyice ısınmaya başladıkça midyeler ağzını açmaya başlıyor, ağzı açılan midyeleri kısa bir süre sonra başka bir kaba alıyoruz kenarda bekletiyoruz. İkinci canlılık testini bu aşamada yapıyoruz, bu sefer ilkinin tam tersi; kaynayan suda ağzını açmayıp dibe çökenler oluyor, onları da atacağız. Bu haşlama suyunu ise iç pilavını pişirirken kullanmak üzere saklıyoruz.
Seda da ben de kuş üzümü ve fıstığı bol seviyoruz dolmalarda, bu sefer de farksız olacak. Kuş üzümümüzü yarım saat kadar sıcak suda bekletiyoruz yumuşasınlar diye. İki büyük soğanı küçük küçük küpler halinde doğruyoruz. İki diş sarımsağı da miniminnacik ediyoruz. Zeytinyağında önce fıstıkları, sonra soğanı atıp güzelce pembeleşinceye kadar kavuruyoruz, sonradan içine sarımsakları da ekleyip yakmadan kısık ateşte devam ediyoruz. İçine önceden yıkadığımız iki su bardağı pirinci katıp kavurmaya devam ediyoruz. Bu dolmada baharat çok önemli; içine bolca karabiber, beyaz biber, biraz tarçın ve muskat atıp tuzunu da ekleyip karıştırıyoruz. Ve sonra da içine 3 bardak dolusu midyeleri haşladığımız sudan ekleyip üzerini kapatıyoruz. Suyunu çektiğinde şimdiden leziz fakat daha henüz tam pişmemiş bir pilav oluyor.. Bu haliyle pilavı kenara ayırdığımız ağzı açık midyelerin içine dolduracağız ve sonra tekrar pişireceğiz.
Doldurmaktaki püf nokta midyenin kabuklarını birbirine bağlayan kasları yırtmaktan geçiyor. Eğer hiçbir şey yapmadan midyelerin içini iç pilavıyla doldurursanız bastırdığınız midye kapakları hoop diye geri açılır, çok ta inatçıdır. Bu yüzden midyeyi doldurmadan iki kapağı iki tarafa doğru 90 derece birbirlerine dik olacakları şekilde kıvırarak birbirine bağlayan kasları yırtmak gerekiyor. Ancak bundan sonra içini doldurduğumuz midyeleri kapayabiliyoruz. İşin en ama en çileli kısmı bu kısım. Buraların küçük küçük midyelerini tek tek uğraşarak doldurmak iki kişi birden yapmamıza rağmen 25-30 dakikamızı aldı.
İçlerini doldurduğumuz midyeleri dikkatlice dik bir şekilde tek sıra halinde geniş tenceremizin tabanına yerleştirdik. Midyelerimiz bittiğinde tencerenin dibi de tıka basa dolmuştu. Eğer bir tencere az gelirse ek küçük bir tencere kullanın, üst üste yapmayın derler sizin de haberiniz olsun… Tencereye midyelerin üzerini tamamen kapatacak kadar su ekleyip tekrar ocağın altını açıyoruz. 15dk kısık ateşte pişiriyoruz ve tataaam midye dolmamız hazır!
Biz içini doldurduktan sonra tekrar suda pişireceğimiz için maydanoz ve/veya dereotunu iç pilavına hiç katmadık, ama çok yakıştığı için midye dolmalarımızı löpür löpür yerken üzerlerine ve yanlarına dereotu serptik. Bol bol limonlarımızı da kestik. Açtık, sıktık, yedik, açtık, sıktık, yedik…
 
Hani ay çekirdeğine derler ya yedikçe bırakamıyorsun diye. Bu daha da beter bir şey.. Yedikçe yiyorsun bırakınca suçluluk duyuyorsun. Birbirimize bile ‘acaba ben yokken kalanları yer mi?’ diye şüpheyle bakar olduk o derece yani. Bir de mübareği ılık yesen bir güzel, soğuk yesen bir başka güzel. Neyse işte böyle. Hâlihazırda dibinizde güvendiğiniz, sevdiğiniz midye dolma yapan bir sokak satıcısı, balıkçı vesaire yoksa uğraşın didinin kendiniz yapın derim. Harcadığınız vakte değiyor.
Malzemeler
1kg temizlenmiş taptaze midye
2 su bardağı pirinç
2 büyük soğan
2 diş sarımsak
3 çorba kaşığı zeytinyağı
Bir avuç kuş üzümü ve bir avuç dolmalık fıstık
Bolca karabiber, tuz, beyaz biber
Bir tutam tarçın, muskat
Süsleme ve lezzet için dereotu ve/veya maydanoz, bolca limon.
H.

Fotoğrafçılık kursuna başlıyorum!

Kaç zamandır bir kursa gitmeyi düşünüyorum.. Baya araştırdım, Amsterdam’da fotoğrafla ilgilenen ve kendini geliştirmek isteyenler için birçok kurs var. Maalesef benim Flemenkçe/Hollandaca bilgim ‘merhaba’ ve ‘iyi akşamlar’ demenin ötesine geçmediği için Flemenkçe verilen kurslara gidemiyorum. İngilizce verilen kurslar da ya çok pahalı ya da ders günleri hafta sonlarına denk geldiği için planlı seyahatlerden ötürü onlara da kayıt yaptıramıyorum.
Sonunda boş zamanıma ve bütçeme uygun bir İngilizce kurs buldum. Eğitmen Brezilya’li eski bir yabancı dil öğretmeni, adı Patricia Ribas.. O da benim gibi Amsterdama taşındıktan sonra fotoğrafa merak sarmış ve 2005’te Amsterdam’daki Fotoğraf Akademisini bitirmiş.. Şimdilerde Amsterdam’daki ABC Treehouse’da – American Book Center’ın desteklediği sanat evi – fotoğrafçılık dersleri veriyor ve kendi sergilerini açıyor. Hemen irtibata geçtim ve durumumu anlattım.. O da bana kendisinin verdiği iki kursa birden (baslangic ve orta düzey) katılmamı önerdi.
Durumum mu? Kısaca şöyle:
Fotoğraf çekmeyi çok seviyorum, şüphesiz :) Fotoğraflarımın kalitesi özellikle digital makineden DSLR’a (Nikon D5000) geçtiğimden beri çok değişti ve fotoğraflar güzelleştikçe fotoğrafa olan ilgim de artmaya başladı.
Biraz çekik gözlü olsam bana Japon turist dersiniz, seyahatlerde işte o kadar fotoğraf çekiyorum. Diğer yandan ailemin/arkadaşlarımın portre fotoğraflarını çekmekten büyük keyif alıyorum. Bilhassa da evlendiğimizden beri evde Hakan’la birlikte yaptığımız yemeklerin fotoğraflarını çekiyorum.. Eh bu blogu açtığımızdan beri fotoğraflarımı sizlerle de paylaşıyorum.. Daha ne olsun! Bu işin tekniğini öğrenmek icin yeterince sebebim var, sizce de öyle değil mi?
Son 1-2 aydır kendi kendime fotoğraf çekmenin püf noktalarını öğrenmeye çalışıyorum. Kendime kitaplar, dergiler alıyorum, makaleler okuyorum, bir yandan da internetten bulduğum eğitim videolarını izliyorum. Hiç yoktan fotoğrafla ilgili biraz teknik bilgi sahibi oldum. Tabii daha yolun başındayım, öğrenecek çooook sey var.. İşte tam bu aşamada bilinçli bir şekilde kendimi geliştirmek için profesyonel bir kurs almaya ihtiyacım var.
Hal böyleyken Şubat’ın 3ünde başlayacak olan başlangıç kursunda teknik bilgileri pekiştirebilecek, Şubat’ın 9unda başlayacak olan orta düzey kursunda da kendimi geliştirebileceğim. Bu arada birçok ödevim de olacak tabii, onları da fırsat buldukça burada sizinle paylaşacağım…
S.

Hayata geniş açıdan bir bakış: Tokina 11-16mm

Sevgilinizle ya da eşinizle gezerken çektiğiniz fotoğraflara bir göz atın..Genelde arkada güzel bir manzara/anıt/olay, önde ise sadece biriniz varsınız değil mi? Bazı fotoğraflardan sırf bu yüzden ikişer tane(aynı manzara önünde ikinizin ayrı ayrı fotoğrafları) olduğu olur mu albümlerinizde? Peki, beraber içinde bulunduğunuz fotoğraf karelerinin sayısı birbirinizi çektiğiniz fotoğraflardan neden daha azdır? Beraber fotoğraf çekilmek isteyip de yanınızda tripod olmadığında, makineyi sabitleyip self timer’ı kuracağınız bir yer yoksa ve etrafınızdaki insanları gözünüz tutmadığında (şimdi birinden rica edip makineyi verseniz adamın makineyi alıp kaçmayacağı ne malum?) makinenizi ters çevirip birlikte fotoğrafa sığmaya çalıştınız mı hiç? Hadi diyelim ikiniz de kareye sığdınız, sizin dışınızda başka ne var o karelerde?
Diyelim arkadaşlarla yemeğe ya da konsere gittiniz. Siz de toplu fotoğrafı çeken kişi olmayı tercih etmeyenlerden misiniz? Ya da diyelim fotoğrafa girmek yerine kendinizi feda edip fotoğrafı siz çekeceksiniz, herkesi fotoğrafa sığdırmakta zorlandığınız oldu mu hiç? “Erkan, Çağrı, abi biraz yaklaşın birbirinize, alamıyorum hepinizi” ..tanıdık geldi mi?
Peki, beğendiğiniz bir evin salonunun ya da konser salonunun fotoğrafını çekerken, salonun tamamını bir fotoğraf karesine sığdıramadığınız olur mu hiç? Ya da altında durduğunuz kulenin tamamını bir kareye sığdıramadığınız?  
İşte böyle bir ruh haliyle aramaya başladım onu. Tam olarak bilmiyordum bütün bu sıkıntılarıma çare olacak bir objektifin ne gibi özelliklere sahip olması gerektiğini. Öncelikle öğrendim ki bana geniş açılı bir objektif lazım. Ama gel gör ki Nikon’un objektifleri çok pahalı. Nikon D5000’imde kullanabileceğim başka marka objektif yok mu yani? Var: Tamron, Sigma, Tokina.. Saatler süren marka, objektif ve fiyat araştırmalarım sonrasında uzmanların ve kullanıcıların görüşlerini de dikkate alıp kalite/fiyat oranı en uygun olan objektifi buldum: Tokina 11-16mm f/2.8 AT-X.
Hemen internet üzerinden sipariş ettim, bir gün sonra elimdeydi..Objektifi elime alır almaz fark ettim ki bu ultra geniş açılı objektifin çok sağlam bir yapısı var, ağırlığı ise 570 gr! Neredeyse balık gözü objektifi kadar geniş açılı olduğundan özel efektler için uygun..En önemli özelliği de diyafram hızı! Çok orjinal ve eğlenceli fotoğraflar çıkacak bu objektiften, eminim. İzninizle şimdi gidip biraz fotoğraf çekmeliyim
S.

Buffalo Wings

Acıyı seviyoruz! Gözlerin yaşarır ya hafif, boncuk boncuk terlersin, için bir mutluluk dolar… Seda’yla yıllardır buffalo soslu tavuk kanatlarının hastasıyız, kırmızımsı rengi de çeker beni… Ben Gürcüyüm, Gürcüler 5 kuruş fazla olsun kırmızı olsun dermiş, bu tavuklar hem kırmızı hem lezzetli!;)

Yapması da inanılmaz kolay… Çok detaylı bir tarife gerek bile yok.. 10-15 kanat için anlatıyorum..
Önce tavukları biraz dinlendirmemiz gerekiyor. Bir kapta yarım bardaktan biraz fazla un, zevkinize göre de toz biber, pul biber ve tuz katıp karıştırın… Yaptığınız karışımı tavukların üzerine yayvan bir kapta güzelce dökün.. Arada kabı biraz sallayın ki tavukların her tarafı bu karışıma bulansın. Daha sonra tavukların üzerini strech film’le kaplayın ve 1-2 saat buzdolabında dinlendirin.
Tavuklarımızı pişirme vakti geldiğinde, bir tavaya üzerlerini örtecek kadar ayçiçek yağı koyup ocağı orta-yüksek ateşe alın, yağ hazır olduğunda (180-190 derece civarı bu tip kızartmalar için en ideal ısı, eğer termometreniz varsa) tavukları içine atıp altın sarısı oluncaya kadar kızartın. Kızaran tavukları bir kaba aktarın.
Şimdi geldik leziz ve basit sosa! Önce bir diş sarımsağı güzelce dövün. 50-60 gr tereyağını bir kapta kısık ateşte eritin, içine önce sarımsakları ekleyip biraz karıştırın,  sarımsak kokusu verdiğinde 1 şişe tabasco sosunu (hani şu acıso derdik biz eskiden, siz de der miydiniz?:)) içine boşaltın ve biraz karabiber ekleyin. Kısa süre karıştırıp iyice her şeyin bir araya gelmesini sağlayın.. Ve işte sosumuz hazır bile! Tavukların üzerine boşaltın ve güzelce karıştırın, sallayın, çalkalayın:)
Hot wings oldu mu yanında bunun o acısını bir az da olsa hafifletecek bir şey olmazsa olmaz. Biz burada içine ince ince taze soğan doğradığımız sour cream (ekşi krema) kullanıyoruz.. İçine  batırıp batırıp yiyoruz:) Ha derseniz ki biz nereden bulacağız sour cream’i, bence o kadar dertlenmeye değmez en kötü süzme yoğurt falan da şahane olur…
Eğer siz de acı yemeyi seviyorsanız, şu şipşak buffalo kanatları kaçırmayın derim!
İçindekiler:  Bir tutam tuz, karabiber, toz biber, pul biber; 10-15 tavuk kanadı; bir şişe Tabasco acı sos (57ml’lik küçüklerden, abartıp büyük şişeyi boşaltmayın:)); yarım bardak un; bir diş sarımsak; 50-60 gr tereyağ; ayçiçek yağı.

H.

Zeytinyağı demişken…

Zeytinyağı demişken bir iki hafta önceki Roma maceramız geldi aklıma. Dostlarımız Federico ve Carlotta bizi Città dell’Altra Economia’ya götürdüler. Testaccio’da eskiden şehrin hayvan kesimhanesi olan yeri inanılmaz güzel bir şekilde restore edilmiş (daha bitmiş değildi gerçi) ve harika bir alternatif ekonomi forumu oluşturulmuş. Burada sadece Roma’nın civar köylerinden gelen organik ürünlerin satıldığı bir pazar var. Öyle bir pazar ki meyveler ve sebzeler hala gözümün önünde; peynirler, zeytinyağları hepsi birbirinden leziz..Hepsinden ufak ufak tattık tabii..O kadar beğendik ki, hem cumartesi hem pazar gittik. Gitmişken en beğendiğimiz zeytinyağından da üç litrelik bir tane kaptığımız gibi Amsterdam’a getirdik.. Roma’daki lezzet avımız ayrı bir-iki yazı konusu olmayı fazlasıyla hak ediyor, ama bu basit ama bir önceki ‘Bir Pazar Kahvaltısı’ adlı leziz tarifimizi bizim için özel kılanlardan biri de kullandığımız sızma zeytinyağıydı, değinmeden edemedim..

Campasino zeytinyağı Roma’ya 42km uzaklıktaki Palombara Sabina kasabasından geliyormuş. Elle toplandıktan sonra 24 saat içinde preslenen Carboncella, Salviana, Frantoio ve Leccino zeytinlerden üretiliyor ve çıktığı gibi şişeleniyor. Filtrelenmediği için rengi birazcık bulanık ve çok az tortulu ama tadı olağanüstü. Bu zeytinyağı tabi yoğun tadından dolayı her yemeğe uygun değil. Çok güçlü ve damakta o bayıldığım biberimsi tadı bırakıyor,  biz bu kahvaltımıza çok ama çok yakıştırdık…
H.