Işık ve Portre

Portre fotoğrafları çekerken ışık nasıl kullanılır konulu kısa ve öz blog yazısına hoşgeldiniz :) Bildiğiniz üzere fotoğraf kursuna gitmeye devam ediyorum, ve işte bu konu en son dersimizde üzerinde durduğumuz hatta pratik yaptığımız konuydu. Stüdyo ya da ev ortamında farklı açılardan kullanılan tek bir ışık kaynağının fotoğraf üzerindeki etkilerini pratikte görme şansına sahip olduk. Çalışmamızda sadece bir stüdyo flaşı kullandık ve ışığın model üzerine düşüş açısı, modele yakınlığı/uzaklığı ve ışığın gücünün fotoğraf üzerindeki dramatik etkisine değindik. Ben de bu derste çektiğim fotoğraflardan birkaçını sizlerle paylaşmak istedim. 
Aralarından sadece bir tanesi farklı ışıkta çekildi, bilin bakalım hangisi? :)) 

Sürprizlerle dolu bir Ortaçağ şehri: Talin

Mayısın son haftası yolumuz Estonya’ya düştü. Seda bir iş gezisine çıkacaktı, dedim ben de gelirim peşinden. Baltık ülkelerini hiç görmemiştik. Açıkçası benim beklentilerim biraz düşüktü. Macaristan, tatlıları dışında beni çok tatmin etmemişti, şimdi de küçücük bir ülke olan Estonya’dan ve onun başkenti Talin’den çok fazla bir şey beklemiyordum. Bu kadar mı yanılabilirdim! Şehirde sanki her şey, herkes bizi etkilemek için seferber olmuş.. Haliyle inanılmaz güzel bir hafta sonu geçirdik.

   

Talin çok güzel bir şehir. Ortaçağ havasını olduğu gibi koruyan tarihi kısmı UNESCO dünya mirasları listesinde. Her yer bir film seti gibi, her şey herkes samimi duruyor, bambaşka bir dönemde yaşıyormuş gibi hissediyor insan.

 

Bu yıl Talin Avrupa Kültür Başkentlerinden biri. Hani şu geçen sene İstanbul’un da olduğu gibi. Yüzlerce kültürel ve sanatsal aktivite planlanmış bu sene için. Bu yetmezmiş gibi gittiğimiz hafta sonu Talin’in iki tane birbirinden hoş geleneksel festivaline denk geldik! Tamamen şans eseri kendimizi harika bir ortamın içinde bulduk.

 

Bunlardan birincisi “Talin Treff Festival”, kukla ve sokak sanatları festivali. Şehrin her yerinde çılgın kostümlere girmiş sokak göstericileri, dünyanın her yerinden en meşhur kukla şovları, sokaklarda çocuklar için kukla yapma eğitimleri, dans gösterileri ve daha neler neler…
 

Her yer rengârenk, cıvıl cıvıl… 10 yıldan uzun süredir her yaz devam eden bu festivalin asıl odak noktası kukla ve bu alandaki yenilikler. Gerçekten de artık birçoğumuz için ölen bir sanat dalı olmaya başlayan kuklacılığın hala verebilecek çok şeyi olduğunu gördük tanık olduğumuz gösterilerde. Bir gösteride kulağımıza Türkçe bir şeyler çalındı, meğersem Azericeymiş. Rauf Afsarov Kukla Tiyatrosuymuş, insanlar neden bahsedildiğini anlamasa da dikkatle ve keyifle izliyorlardı bize çok tanıdık gelen karakterleri: Zengin ve yaşlı bir tüccar, genç bir güzele gönlünü kaptırır, ama güzelin gönlü başkasındandır ve bu böyle sürer gider… Bizim oralardan bir gösteriyi Talin’de insanların ilgiyle izlerken görmek çok hoşumuza gitti. Türkiye’den de bir gösteri görmek isterdik, Hacivat ve Karagöz, Orta Oyunu, Çengiler, Zenneler ya da bir meddah ne bileyim o kadar çok sokak sanatımız var ki aslında ama ne yazık ki çoğu bir şekilde popülerliğini yitirdi.

 

Belki Treff Festival’de memleketten bir şey çıkmadı karşımıza ama yine tamamen şans eseri aynı hafta sonu Talin’in 30uncu Tarihi Şehir Festivaliymiş. Ortaçağ kıyafetleriyle Estonyalılar bizi ortaçağa götüren bir geçit yaptılar.

  

Şehrin merkezinde çok tanıdık sesler geldi kulağımıza, bir davul, bir saz… Eğlenceli bir oyun havası… Ayaklarımız bizi sesin geldiği yere götürdü. Bir de kim çıksın karşımıza: Baba Zula! Sahne şovları harikaydı, Murat Ertel’in kostümü, zaman zaman sahneye gelen bir dansöz, eğlenceli ritimler ve dayanamayıp dans eden yüzlerce Estonyalı. Biz de karşılıklı iki göbek attık tabi bu fırsatı kaçırmayıp. Baba Zula’nın gelmesi harika olmuş, sanki iki festival için birden gelmişler gibi olmuş, hem sokak gösterisi hem de konser.

Aynı festival kapsamında birkaç enteresan konsere daha denk geldik, Estonya’dan bir klasik müzik orkestrası; Gürcü bir caz grubu vesaire.. Her köşe başında ayrı bir eğlence, üstelik de bu Talin’in tarihi şehrinin eşsiz ve müthiş korunmuş güzelliğini kendisine arka fon olarak alınca tadından yenmez bir hal aldı.
Öğrendik ki her gün 12:30’da şehirde rehber eşliğinde bedava yürüyüş turları düzenleniyormuş. Tamamen yerli gençlerin bir girişimi olan bu projede prensip “gönlünden ne koparsa”! Çok samimi bir Estonyalı genç kız bize rehberlik etti, çok derin ve sıkıcı tarihsel bilgilere girmeden şehrin komünist geçmişine, Şarkı Devrimine ve daha daha eski ta orta çağ dönemlerine dair enteresan anekdotlar, efsaneler anlattı. Zaten küçücük bir şehir olan Talin’i buranın yerlisiyle gezmek çok keyifli oldu.

  

Rehberimizden enteresan bir hikaye: Talin’in tam içinde tam anlamıyla Rus stili bir yapı olan, şehrin panaromasına çok farklı bir tat katan Alexander Nevsky Kilisesi var. Kilisenin tepesindeki hacın altında bir de aynı camilerde olduğu gibi İslamiyet’in simgesi olan bir hilal var. Öğrendik ki bu hilal yapılış yılları Osmanlı-Rus harbi yıllarına denk gelen bu kilisenin tepesine Hıristiyanlığın İslamiyet’i alt etmesini simgelemek için yerleştirilmiş ve hala da orda duruyor.

   

Şehrin güzelliğini Seda’nın fotoğrafları zaten gözler önüne seriyor bilmem siz ne düşündünüz?:)    
Yazı oldukça uzun oldu ama değinemeden edemeyeceğim bir konu var o da Talin’de yemekler tabi ki!
İki restoran denedik Talin’de, biri zaten oldukça meşhur. Talin’e gidince uğramadan olmaz cinsten bir yer. Burası Olde Hansa*. Yüzlerce yıllık bir binada tam bir orta çağ hanı atmosferi yaşamak isteyenler için. İçeride her şey ama her şey dönemine uygun yapılmış, çalışanların kıyafetlerinden, müzisyenlere, yemeklerden, tuvaletlere kadar. Ambiyans olağanüstü… Gerçekten de gidilmesi gereken bir yer. Yemeklere gelince ben kendim adına iyi ki ortaçağ’dan beri mutfak kültürü bunca yolu kat etmiş dedim. Belki de ayı ya da geyik eti denemek isteyenler için ilginç bir deneyim olabilir ama bana yemekler fazlasıyla ağır geldi. Fiyatlar da Estonya standartlarında oldukça pahalı ama bu ambiyansa değer. Adres bilgileri aşağıda…

 

 

İkincisi gittiğimiz restoran Aed**’i daha sade ve lokal bir şeyler yemek istediğimizi söylediğimiz rehberimiz tavsiye etti. Küçük bir sokakta, hemen fark edilmeyen bir yer ama içeride harika dekore edilmiş rüstik bir salonu ve arkada da bir bahçesi var. Sloganı “Embassy of Pure Food” yani Saf Yemeğin Büyükelçiliği! Yemeklerin tamamı organik ve civardan geliyor. Yemekler geleneksel Estonya mutfağının modern yorumlarıymış. Biz servise de, yemeklere de, fiyatlara da bayıldık. Her Talin’e yolu düşene şiddetle tavsiye ederiz. Adres bilgileri aşağıda…

 

Talin harika bir şehir, bizim için bu kadar aktivitenin üst üste denk gelmesi tabii ki büyük şans. Ama St. Petersburg ve Helsinki’ye de çok yakın olan bu şehre gitme şansınız olursa kaçırmayın deriz.
*Olde Hansa – Vana Turg 1, Talin, +372 627 90 20, Ambiyans Olağanüstü, Yemekler ”yenir”le “keyifli” arası.
** Von Krahli Aed (Embassy of Pure Food) – Rataskaeyu 8, Talin, +372 626 90 88, Yemekler lokum!

Bir Tutam YAZ

Günler uzadığından mıdır, havalar ısındığından mıdır yoksa Haziran ayı başladığından mıdır bilmem, yerimde duramıyorum bu aralar.. Galiba Yaz’ım gelmiş benim :) Türkiye’deyken kıymetini pek bilmezdim güneşin, hele ki mevsimlerden yazsa.. Güneşten köşe bucak kaçar, gölgede güneşlenir, kitabımı okurdum yaz tatillerinde. Hollanda’da yaşamaya başladığımdan beri güneşten kaçtığım günleri arar oldum; bir gün güneş açar da, ardından 3-4 gün yağmur yağar mı arkadaş? Hal böyleyken dün güneşli ve sıcacık (25 derece) bir cumartesi sabahına uyanınca ‘bugün güneşin tadını sonuna kadar çıkaracağım’ diye söz verdim kendi kendime.. Hakan’la önce güzelce sporumuzu yaptık, ardından haftalık alışverişimizi de tamamladıktan sonra kendimizi Bloemendaal Aan Zee yoluna attık.
Bloemendaal Aan Zee, bizim eve 25km uzaklıkta, Bloemendaal belediyesine bağlı yazlık bir belde..Hollandalıların çok rağbet gösterdiği önemli plajlardan biri burada yer alıyor (bir diğeri yine çok yakınında olan Zandvoort plajı) Bloemendaal Aan Zee 4,3km uzunluğunda ve bunun 1 km’si çıplaklar plajı (yok biz oraya gitmedik, sadece öyle bir plajı da varmış diye duyduk:)). Plaja vardığımızda bir grup insan güneşlenme faslını çoktan bitirmiş, evlerine dönüyordu. Bizse akşam güneşinin tadını çıkarmak üzere plajdaki beach club’lardan birine gidip kocaman yastıkların üzerine yerleştik.
Kendimize içecek bir şeyler söyleyip güneşin keyfini çıkardık, kitaplarımızı okuduk. Farkına varmadan 2,5 saati devirmişiz. Güneş yavaş yavaş ufukta alçalmaya başlayınca günbatımı fotoğrafı yakalamak için sahile indik. Hakan’ın fedakâr desteği sayesinde birkaç hoş fotoğraf yakaladık.
Herkese bol güneşli günler :)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.