Sürprizlerle dolu bir Ortaçağ şehri: Talin

Mayısın son haftası yolumuz Estonya’ya düştü. Seda bir iş gezisine çıkacaktı, dedim ben de gelirim peşinden. Baltık ülkelerini hiç görmemiştik. Açıkçası benim beklentilerim biraz düşüktü. Macaristan, tatlıları dışında beni çok tatmin etmemişti, şimdi de küçücük bir ülke olan Estonya’dan ve onun başkenti Talin’den çok fazla bir şey beklemiyordum. Bu kadar mı yanılabilirdim! Şehirde sanki her şey, herkes bizi etkilemek için seferber olmuş.. Haliyle inanılmaz güzel bir hafta sonu geçirdik.

   

Talin çok güzel bir şehir. Ortaçağ havasını olduğu gibi koruyan tarihi kısmı UNESCO dünya mirasları listesinde. Her yer bir film seti gibi, her şey herkes samimi duruyor, bambaşka bir dönemde yaşıyormuş gibi hissediyor insan.

 

Bu yıl Talin Avrupa Kültür Başkentlerinden biri. Hani şu geçen sene İstanbul’un da olduğu gibi. Yüzlerce kültürel ve sanatsal aktivite planlanmış bu sene için. Bu yetmezmiş gibi gittiğimiz hafta sonu Talin’in iki tane birbirinden hoş geleneksel festivaline denk geldik! Tamamen şans eseri kendimizi harika bir ortamın içinde bulduk.

 

Bunlardan birincisi “Talin Treff Festival”, kukla ve sokak sanatları festivali. Şehrin her yerinde çılgın kostümlere girmiş sokak göstericileri, dünyanın her yerinden en meşhur kukla şovları, sokaklarda çocuklar için kukla yapma eğitimleri, dans gösterileri ve daha neler neler…
 

Her yer rengârenk, cıvıl cıvıl… 10 yıldan uzun süredir her yaz devam eden bu festivalin asıl odak noktası kukla ve bu alandaki yenilikler. Gerçekten de artık birçoğumuz için ölen bir sanat dalı olmaya başlayan kuklacılığın hala verebilecek çok şeyi olduğunu gördük tanık olduğumuz gösterilerde. Bir gösteride kulağımıza Türkçe bir şeyler çalındı, meğersem Azericeymiş. Rauf Afsarov Kukla Tiyatrosuymuş, insanlar neden bahsedildiğini anlamasa da dikkatle ve keyifle izliyorlardı bize çok tanıdık gelen karakterleri: Zengin ve yaşlı bir tüccar, genç bir güzele gönlünü kaptırır, ama güzelin gönlü başkasındandır ve bu böyle sürer gider… Bizim oralardan bir gösteriyi Talin’de insanların ilgiyle izlerken görmek çok hoşumuza gitti. Türkiye’den de bir gösteri görmek isterdik, Hacivat ve Karagöz, Orta Oyunu, Çengiler, Zenneler ya da bir meddah ne bileyim o kadar çok sokak sanatımız var ki aslında ama ne yazık ki çoğu bir şekilde popülerliğini yitirdi.

 

Belki Treff Festival’de memleketten bir şey çıkmadı karşımıza ama yine tamamen şans eseri aynı hafta sonu Talin’in 30uncu Tarihi Şehir Festivaliymiş. Ortaçağ kıyafetleriyle Estonyalılar bizi ortaçağa götüren bir geçit yaptılar.

  

Şehrin merkezinde çok tanıdık sesler geldi kulağımıza, bir davul, bir saz… Eğlenceli bir oyun havası… Ayaklarımız bizi sesin geldiği yere götürdü. Bir de kim çıksın karşımıza: Baba Zula! Sahne şovları harikaydı, Murat Ertel’in kostümü, zaman zaman sahneye gelen bir dansöz, eğlenceli ritimler ve dayanamayıp dans eden yüzlerce Estonyalı. Biz de karşılıklı iki göbek attık tabi bu fırsatı kaçırmayıp. Baba Zula’nın gelmesi harika olmuş, sanki iki festival için birden gelmişler gibi olmuş, hem sokak gösterisi hem de konser.

Aynı festival kapsamında birkaç enteresan konsere daha denk geldik, Estonya’dan bir klasik müzik orkestrası; Gürcü bir caz grubu vesaire.. Her köşe başında ayrı bir eğlence, üstelik de bu Talin’in tarihi şehrinin eşsiz ve müthiş korunmuş güzelliğini kendisine arka fon olarak alınca tadından yenmez bir hal aldı.
Öğrendik ki her gün 12:30’da şehirde rehber eşliğinde bedava yürüyüş turları düzenleniyormuş. Tamamen yerli gençlerin bir girişimi olan bu projede prensip “gönlünden ne koparsa”! Çok samimi bir Estonyalı genç kız bize rehberlik etti, çok derin ve sıkıcı tarihsel bilgilere girmeden şehrin komünist geçmişine, Şarkı Devrimine ve daha daha eski ta orta çağ dönemlerine dair enteresan anekdotlar, efsaneler anlattı. Zaten küçücük bir şehir olan Talin’i buranın yerlisiyle gezmek çok keyifli oldu.

  

Rehberimizden enteresan bir hikaye: Talin’in tam içinde tam anlamıyla Rus stili bir yapı olan, şehrin panaromasına çok farklı bir tat katan Alexander Nevsky Kilisesi var. Kilisenin tepesindeki hacın altında bir de aynı camilerde olduğu gibi İslamiyet’in simgesi olan bir hilal var. Öğrendik ki bu hilal yapılış yılları Osmanlı-Rus harbi yıllarına denk gelen bu kilisenin tepesine Hıristiyanlığın İslamiyet’i alt etmesini simgelemek için yerleştirilmiş ve hala da orda duruyor.

   

Şehrin güzelliğini Seda’nın fotoğrafları zaten gözler önüne seriyor bilmem siz ne düşündünüz?:)    
Yazı oldukça uzun oldu ama değinemeden edemeyeceğim bir konu var o da Talin’de yemekler tabi ki!
İki restoran denedik Talin’de, biri zaten oldukça meşhur. Talin’e gidince uğramadan olmaz cinsten bir yer. Burası Olde Hansa*. Yüzlerce yıllık bir binada tam bir orta çağ hanı atmosferi yaşamak isteyenler için. İçeride her şey ama her şey dönemine uygun yapılmış, çalışanların kıyafetlerinden, müzisyenlere, yemeklerden, tuvaletlere kadar. Ambiyans olağanüstü… Gerçekten de gidilmesi gereken bir yer. Yemeklere gelince ben kendim adına iyi ki ortaçağ’dan beri mutfak kültürü bunca yolu kat etmiş dedim. Belki de ayı ya da geyik eti denemek isteyenler için ilginç bir deneyim olabilir ama bana yemekler fazlasıyla ağır geldi. Fiyatlar da Estonya standartlarında oldukça pahalı ama bu ambiyansa değer. Adres bilgileri aşağıda…

 

 

İkincisi gittiğimiz restoran Aed**’i daha sade ve lokal bir şeyler yemek istediğimizi söylediğimiz rehberimiz tavsiye etti. Küçük bir sokakta, hemen fark edilmeyen bir yer ama içeride harika dekore edilmiş rüstik bir salonu ve arkada da bir bahçesi var. Sloganı “Embassy of Pure Food” yani Saf Yemeğin Büyükelçiliği! Yemeklerin tamamı organik ve civardan geliyor. Yemekler geleneksel Estonya mutfağının modern yorumlarıymış. Biz servise de, yemeklere de, fiyatlara da bayıldık. Her Talin’e yolu düşene şiddetle tavsiye ederiz. Adres bilgileri aşağıda…

 

Talin harika bir şehir, bizim için bu kadar aktivitenin üst üste denk gelmesi tabii ki büyük şans. Ama St. Petersburg ve Helsinki’ye de çok yakın olan bu şehre gitme şansınız olursa kaçırmayın deriz.
*Olde Hansa – Vana Turg 1, Talin, +372 627 90 20, Ambiyans Olağanüstü, Yemekler ”yenir”le “keyifli” arası.
** Von Krahli Aed (Embassy of Pure Food) – Rataskaeyu 8, Talin, +372 626 90 88, Yemekler lokum!

Çok Tatlı Budapeşte Anıları

 Geçtiğimiz hafta sonu Seda ile kısa bir Budapeşte gezisi yaptık. Şehir iyi, güzel, tarihle dolu vesaire de aklımda geriye kalan en önemli şeyler tabii ki eski kafeleri ve enfes pastaları oldu!
Şehir 150 yıl Osmanlı toprağıymış ama o günlerden geriye birkaç hamam dışında pek bir şey kalmamış. O kadar savaşlı bir tarihi var ki şehir defalarca yıkılıp baştan yapılmış. En ihtişamlı günlerini Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde yaşamış, bugünkü tarihi dokusu da 19. Yüzyılı hissettiriyor.
Şimdi gelelim asıl konumuza.. Gitmeden önce araştırdık ettik. Okuduğumuz birçok yazıda, yazarların “gidip de o pastaları yemeden dönerseniz size yazıklar olsun” demek istediğini hissettik, başladık kendimize güzel bir kafe aramaya.
Şehirde çok hoş bir kafe kültürü var. Zamanında özellikle sanatçı takımının takıldığı yerlermiş. Birçok kafe, müdavimi olan sanatçılara şiirlerini yazmaları için ücretsiz kâğıt ve mürekkep verirmiş ve hatta onlara özel, uygun fiyatlı sanatçı menüleri olurmuş. Bunun haricinde şehirde bir dedikodu mu var buralarda yayılırmış; âşıklar ilk buluşmalarını buralarda yaşar, niyetlerini burada beyan eder, gösteriş yapmak isteyenler en şıkıdım kıyafetlerini giyinip buralarda gezinirlermiş. Daha sonra gelen savaşlar ve yıkım ve son olarak da demir perde yılları bu kültürü sekteye uğratmış, yıkılmışlar, yasaklanmışlar…
Neyse ki son 20-30 yılda tekrar eski ihtişamlarına kavuşmuşlar, yüzyıllar boyu süregelen lezzetlerinden ise nerdeyse hiçbir şey kaybetmemişler.. Ben hep derim ki gördüğün, gezdiğin sana kalsın yediklerini anlat :) İşte bunlar da bizim yediklerimiz:
Gerbaud Kavehaz / Vörösmarty Ter 7-8 /www.gerbaud.hu
Kitchen Crashers notu: 6 (Keyifli)

1858’de kurulmuş, şehrin en önemli meydanlarından birinde koskocaman bir yeri var, içerisi çok gösterişli, kumaş duvar kağıtları eski çağlara alıp götürüyor insanı. Pastalar çok güzel, servis de hızlı. Aşırı turistik olması ve yüksek fiyatları dezavantajları, etrafımızdaki yüzlerce turist ortamın büyüsünü biraz kaçırdı, ama yine de keyif aldık; belli bir kaliteyi korumayı başarmışlar.
Neler Yedik:
Tiramisu Kehely (Sundae) HUF 2450 Muzlu, Tiramisulu kahveli ve sade dondurma. (7- Leziz)

Narancos Karamell Szelet HUF 1750 Karamelli, portakallı pasta, portakallı dondurma, macaron, portakal ve çikolata sosu. (7 – Leziz)

Szelet Gerbaud HUF 950, bu güya kafenin meşhur dilim keki, cevizli ve kayısı reçelli. Benimki bayat geldi, özelliksizdi. (4 – Fuzuli)

Central Kavehaz / Iranyi Utca 26 /www.centralkavehaz.hu
Kitchen Crashers notu: 7 (Leziz)

 

Burası Budapeşte’nin bir diğer klasiği. Ortam çok daha samimi ve şehrin ruhunu yaşatıyor. 1800lerin sonunda kurulduğunda burası Budapeşte’nin en önemli edebi buluşma noktası olmuş. Birçok yazar yazılarıyla da Central Kavehaz’ı ölümsüzleştirmişler. Bugünkü yenilenmiş haliyle mekana da pastalarına da bayıldık. Fiyatları da çok daha uygun.

 

Neler Yedik:
Egzoticus HUF 690 Mangolu, Papayalı, Kremalı Pasta 7 – Leziz

Pogacsa HUF 190, Bildiğimiz sade poğaça. Güzeldi. 6 – Keyifli
Macarons HUF 250 Çeşit çeşit macaronlarını denedik hepsi birbirinden lezizdi. 7
Full of Chocolate HUF 820 Çikolata bombası! Acayip bir şey, eriyor ağızda. 8 – Lokum
Sonuç olarak böyle tatlı bir hafta sonuydu işte. Umarım yeni notlandırma sistemimizi de beğenirsiniz hehe :) 
Tamamen kişisel olan değerlendirme skalamızda yiyecekleri 10 üzerinden şöyle değerlendiriyoruz:
1 – leş, 2- çöp, 3- kelek. 4 – fuzuli. 5 – yenir, 6 – keyifli, 7 – leziz, 8 – lokum,  9 – enfes, ve 10 – efsane :)))

Ulusal Portre Galerisi – Londra

Portre fotoğrafı deyince aklınıza ilk ne gelir? Benim vesikalık fotoğraf gelir açıkçası :) Vize başvurularında, yeni bir işe girerken ya da çeşitli bürokratik işlemler sırasında gerekir ya, zoraki çektirirsin bir vesikalık.. Oldum olası soğuk gelmiştir bana vesikalık çektirmek, öylece durup poz vermek.. Genelde fotoğrafçı sizle değil de yüzünüzün kadrajda nasıl durduğuyla ilgilenir. Yeter ki düzgün olsun fotoğraf diye “biraz sağa, hafif yukarı, biraz da sola” gibi yönlendirmeler yaparak bu süreci iyice sıkıcı hale getirir.. Yüzünüzdeki gülümseme bir yerden sonra donar kalır.. Artık o içtenliğini kaybetmiş, soğuk bir gülümsemedir.. İşte bu yüzden ben vesikalıklarımı kullandıktan sonra bir kenara kaldırırım, çünkü baktığımda tanıyamam kendimi hiç. “Ne kadar farklı çıkmışım” derim kendi kendime..
Peki her vesikalık çeken fotoğrafçı iyi bir portre fotoğrafçısı mıdır? Maalesef hayır.. Vesikalık ne kadar (genelde) duygudan yoksunsa, bir portre tam tersine o kadar duygu yüklü olmalıdır. Portre fotoğrafı, kişinin karakterini, duygularını ve iç dünyasını ne kadar yansıtabiliyorsa o kadar güzel ve başarılıdır. Fotoğrafçı için önemli olan insanın kişiliğini, duygularını algılamak ve bunu fotoğrafa yansıtmaktır. Bunu yapabilmek de öyle göründüğü kadar kolay bir iş değil tabii ki.. Fotoğrafçı ile model arasında öncelikle sağlıklı bir iletişim, güçlü bir diyalog olmalıdır. Fotoğrafçı modelini ne kadar iyi tanırsa o kadar kamerasıyla iç dünyasına ışık tutabilir.. Diğer taraftan modelin de çekim konusunda bilgilendirilmesi, fotoğrafçının neyi neden yapmak istediğini anlaması önemlidir. Model kendi rolünü ne kadar iyi kavrarsa o kadar güzel bir iş çıkar ortaya..
Portre fotoğrafları ve fotoğrafçılığı konusunda edindiğim bu bilgiler sayesinde portrelere artık yepyeni bir gözle bakar oldum.. İşte bu yüzden Londra’daki Ulusal Portre Galerisi’ni (National Portrait Gallery) ziyaret etme fikri beni çok heyecanlandırdı..

İki hafta önce Hakan’ın bir eğitimi sebebiyle Londra’ya gittik, ben de bu vesileyle iki gün işten izin aldım. Hakan eğitime gider gitmez ben de Ulusal Portre Galerisi’nin yolunu tuttum. Galeri 1896 yılında açılmış ve bünyesinde İngiltere tarihindeki en meşhur kişilerin portre resimlerini barındırıyor. Ancak bununla kalmayıp birçok portre fotoğraf sergisine de ev sahipliği yapıyor.
Galeriyi ziyaret ettiğim gün birkaç tane fotoğraf sergisi vardı. Bunlardan biri fotoğrafçı bir anne (Linda McCartney) ile müzisyen bir babanın (Paul McCartney – The Beatles) en büyük çocuğu olan Mary McCartney’in “From Where I Stand” adlı sergisiydi. Fotoğrafa olan ilgisi annesine asistanlık yaparak başlayan McCartney, 1994 yılında başladığı profesyonel fotoğrafçılık kariyeri boyunca çektiği en iyi fotoğrafları “From Where I Stand” adlı kitabında biraraya getirmiş. Dolayısıyla bu sergi McCartney’in bu ilk kitabının yayımlanmasının da bir kutlaması niteliğinde.
McCartney ailesinin ve arkadaşlarının portreleri dışında ünlülerin de çok özel portre fotoğraflarını çekmiş, bunlardan bazıları Kate Moss, Dennis Hopper, Helen Mirren, Michael Stipe, ve Gwyneth Paltrow.. Ayrıca konserlerin, moda gösterilerinin, tiyatro oyunlarının ve bale gösterilerinin kendisi kadar sahne arkalarıyla da ilgilenmiş ve sanatçıların sahne önü ve arkası hikayelerini bizlere tüm sıcaklığı ve içtenliğiyle sunmayı başarıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Galerideki fotoğraf sergilerinden diğeri ise Jason Bell’ in “An Englishman in New York” sergisiydi. Oxford Üniversitesi Politika, Felsefe ve Ekonomi bölümlerinden 1989 yılında mezun olan Bell, daha mezun olmadan portre fotoğrafçısı olmaya karar vermiş.  “An Englishman in New York” adlı bu projesinin konusunu New York’ta yaşayan yaklaşık 120.000 İngiliz kadın ve erkekten almış. Serginin ismini ise İngiliz şarkıcı Sting’in aynı isimli meşhur şarkısından alan Jason Bell, helikopter pilotundan aşçısına, Kate Winslet’dan Sting’e, kendisi gibi İngiltereyi bırakıp New York’a yerleşen yüzlerce İngilizin portresini çekmiş, onlarla New York’ta yaşam ile ilgili röportajlar yapmış ve bunları aynı adlı kitabında bir araya getirmiş.
İşte Kate Winslet’ın New York’u…
“Çocuklarımı, siyah, beyaz, Asyalı, heteroseksüel ya da gay hepsinin bir ve aynı yerde olduğu bir yerde büyütmeyi seviyorum. Gerçekten de bu şehrin çokkültürlü ve çokuluslu olduğu doğru. Burada, birçok ulustan insan yaşamasına rağmen, sanırım New Yorklular, İngilizlere biraz saygı duyuyorlar. Aksanla ilgili bir şey. Bizim onlardan çok daha eğitimli olduğumuzu sanıyorlar, ki bu kesinlikle çok saçma; ben okulu 16 yaşında bıraktım, hadi çık işin işinden çıkabilirsen. New York’a ilk kez geldiğimi hatırlıyorum. New York’ a ilk kez gelişimi hatırlıyorum. 19 yaşındaydım ve Heavenly Creatures’ın basın tanıtımını yapmak için gelmiştim. Hafızamda havaalanından Brooklyn Köprü’süne giden o manzara var. Tıpkı filmlerdeki gibi.”
Bilmem siz de benimle aynı fikirdemisiniz ama her iki sergide de gözlemlediğim portre fotoğraflarında pozu verenlerin ne kadar doğal, içten ve duygu yüklü olduğuydu. Ne dersiniz?
Bol portreli günler :)
S.