Yine Scarlett yine Hooft yine Graafland

Bundan tam 5 sene once Huis Marseille Fotograf Muzesinde ilk kez buyuk capli bir sergi gerceklestiren Scarlett Hooft Graafland‘in bu yil yine harika bir fotograf sergisi duvarlarini susluyor ayni muzenin. Gectigimiz 5 sene icersinde uluslararasi fotograf dunyasinda adindan cokca soz ettiren Scarlett’in fotograflari Kanada, Bolivya, Peru. Guney Kore ve Isvec’te sergilendi.

Bu yilki yeni serginin adi Senin Gibi Kiyilar (Shores Like You). Ismini Baudelaire’nin unlu siiri “L’invitation au voyage” yani Yolculuga Davet’den esinlenerek alan sergi yine muhtesem doga manzaralarini, yerli halkin destegini ve fotografa katilimini ve de dusunduren kompozisyonlari barindiyor bunyesinde.

Look Cook Look – Vanuatuscreen-shot-2016-11-07-at-14-02-39

Scarlett’in agaclara olan duskunlugu onu hakkinda ilginc hikayeler anlatilan agaclarin pesinde uzak diyarlara suruklemis. Agaclara olan tutkusu cocuk yaslarinda baslayan Scarlett’in bu sevgisinin bir diger nedeni de agaclarin sessiz bir sekilde zamana ve tarihe taniklik etmis olmalari. Yemen’e yakin Socotra adasindaki Ejderha Kani Agaci, Isvec’te bulunan dunyanin en eski agaci kabul edilen Yasli Tjikko ve sadece Yeni Kaledonya’da yetisen Araucaria Columnaris adli kozalakli agac yolculuklarinin rotasini belirlemis.

Dragon Blood Tree – Socotra/Yemenscarlett

Bu agaclardan sonuncusunu 18.yuzyil kasiflerinden James Cook’un bir kitabinda okuyan Scarlett, James Cook’un agaci daha yakindan gormeye calisirken gemisinin mercan kayaliklarina carpmasi ve batmasindan etkilenip, merakini gidermek icin ta Yeni Kaledonya’ya gitmis, ancak burasini cekim yapmak icin yeterince otantik bulmamis. Onun yerine Pasifik’teki Vanuatu takim adalarindaki bir baska adaya, Maskelyne’e gitmis fotograf cekimleri icin. Gittigi yerde tesaduf eseri James Cook‘u 1774 bu adada agirlayan ve sonra da batan gemisinin replikasini yapan ailenin fertleriyle tanismis, tabii Resolution adli bu gemiyi de kompozisyonlarina dahil etmis.

Resolution – Vanuatuscreen-shot-2016-11-07-at-13-33-46

Kompozisyonlarinda hem dokunulmamis, bozulmamis diyarlarin dogal guzelligini hem de guncel evrensel sorunlari ustalikla birlestiriyor Scarlett. Colun ortasinda baslarini beyaz yerine pembe uzun bir sal ile kapayan biyikli Dubai’li adamlar, bir yandan yasadiklari toplumda sadece kadinlarin baslarini ortmesi gercegi ile tezat olustururken, diger yandan kullandiklari salin aynisi bir baska resimde kullanildiginda (Isvec’te yosun kapli bir kayaya sirtini dayamis gocmen bir adamin basinda) bugunun multeci krizine de gondermede bulunuyor.

Dunes Like You – Dubaiscreen-shot-2016-11-07-at-13-33-13

Touching Base – Isvecscreen-shot-2016-11-07-at-13-33-57

Scarlett’in uzun arastirmalara dayali fotograflarinin basarisindaki bir diger etmen ise yerli halkin fotografciya verdikleri destek. Yerliler ile kurdugu karsilikli guvene dayali iliskiler sayesinde onlardan konaklama, rehberlik ve modellik destegi alan Scarlett, bazen onlardan kendi fotografini cekmeleri konusunda da yardim almis.

Scarlett’i yakindan takip etmeye devam edecegim cunku biliyorum ki umut vaadeden, adindan daha cok soz ettirecek olan basarili bir fotografci o. Orjinal adiyla Shores Like You sergisi 4 Aralik 2016 tarihine kadar Amsterdam Huis Marseille muzesinde gorulebilir.

Simdiden iyi seyirler.

 

Reklamlar

Ali Ocakbasi Amsterdam

Kac yil gecti aradan ayri gayri, bitsin artik bu hasret bulusalim gayri… sarkisiyla herkese tekrar merhaba :)
Son blog yazimizi ailemizin yeni uyesi gelmeden bir ay once yazmisiz, hamileligimin tam 36. haftasinda. E iste ondandir bu kadar uzun suredir blogdan ayri kalisimiz.. Sebebi hayirli, cok tatli, cok boncuk bir erkek cocugu. Neredeyse 2 yasina girecek; bebeklik aylarini atlattik, haliyle biraz da rahatladik. Oyleyse hadi madem, blogumuza kaldigimiz yerden devam edelim. Insallah bundan sonra arayi cok acmayiz :)
Gecenlerde Amsterdam’daki Turk restoranlarina harika bir yenisi eklendi, adi Ali Ocakbasi. Kebabin en hasini, en lezzetlisini arayanlar icin ideal mekan. Aslinda sadece kebap icin degil, iyi et yemek icin de harika bir restoran. Ustelik yeri de cok merkezi, Utrechtsestraat ile Herengracht’in kesistigi yerde, Rembrandtplein’in hemen arkasi. Yerinin merkezi olmasi sebebiyle ozellikle cuma ve cumartesi aksamlari rezervasyonsuz gitmek sizi hayal kirikligina ugratabilir, masa bulamayabilirsiniz. Mutlaka rezervasyonunuzu yaptirin onceden.
Yemeklerine kisaca deginecek olursak.. Saslik, fistikli kebap ve kusneme bizim ana yemeklerde favorilerimiz. Yesil salatasi cok guzel. Tatlilardan da kunefe ile peynirli irmik helvasi kacmaz..
Ali Ocakbasi’nin ortaklari benden restorani fotograflamami rica ettiler, ben de seve seve cektim. Umarim sizin de istahinizi kabartir, ve yolunuzun Ali Ocakbasi’na dusmesine vesile olur.
Facebook sayfasi icin buraya tiklayin..

DSC_6723

DSC_6712     DSC_6356     DSC_5932

DSC_6528

DSC_5865

DSC_6573

DSC_6215

DSC_6557      DSC_6592

DSC_6224

DSC_6041     DSC_6063     DSC_5998

DSC_6665    DSC_6689

Afiyet olsun!

Güneybatı Amerika Finali: Büyük Kanyon

Page’den Büyük Kanyon, Amerika’daki bütün mesafeler gibi, oldukça uzak. Biz Page’den aşağıya indiğimiz için Büyük Kanyon’un en sık kullanılan güney girişinden değil, 40km uzaktaki doğu girişinden girdik. Kış olduğu ve hava erken karardığı için aslında doğu kapısından girmemiz bizim için şans oldu. Bu kapıdan girince, kanyonun ortasındaki Grand Canyon Village’a kadar birçok gözlem noktası var. Bu noktalar genelde terste kaldıkları için daha az uğrak noktalar ama en az diğerleri kadar güzeller.
Desert View
Kapıdan girdikten sonra arabamızı ilk kenara çektiğimiz nokta Desert View oldu, burası doğudan giren ziyaretçilere Büyük Kanyon’un ilk görüntülerini sunuyor. Büyük Kanyon dünyanın 7 doğa harikasından biri. Burası gerçekten de doğanın bizlere en büyük armağanlarından, yer yüzünün milyonlarca yıllık hikayesini katman katman anlatıyor. Amerika kıtasının jeolojik tarihinin neredeyse bütününe bu yarıktan bakabiliyoruz.
panorama 1
Bu topraklarda bir zamanlar bulunan okyanustan kalma deniz canlısı fosilleri de var, 10binlerce yıl sonra aynı yerde oluşmuş yağmur ormanlarının da izi var, şu anki çöl halinin de. Büyük kanyon hem kıta kaymalarının, hem de Kolorado Nehri’nin toprağı aheste oymasının sonucunda bugünkü haliyle karşımızda. Hala her gün biraz biraz değişiyor, büyüyor. Her katmanda sarının, kırmızının, toprağın bambaşka renklerini önümüze getiriyor.
10
Desert View Point’teki bir diğer güzellikte 1932’de mimar Mary Colter tarafından, Kızılderili geleneklerinin etkisinde inşa edilmiş tarihi gözetleme kulesi. Kule hem tepesinden harika bir manzara sunuyor. Hem de kullanılan doğal taşlar sayesinde çevresiyle müthiş bir uyum içinde tarihe tanıklık ediyor.
 20  _DSC4485  _DSC4683
Burada epey vakit geçirip fotoğraflar çektikten sonra sırasıyla Navajo Point, Moran Point ve Grandview Point’te de bambaşka açılardan Büyük Kanyon’u izleme şansı bulduk.
Grand Canyon Village’a, 1800lerin sonunda Büyük Kanyon turistikleşmeye başladıktan sonra kurulmuş parkın içindeki merkezi köye, vardığımızda hava artık kararmaya başlamıştı. Güney kapısından çıkıp otel ayarladığımız Tusayan’a doğru yola çıktık.
18
Tusayan’da otelimize gitmeden son olarak, National Geographic Ziyaretçi Merkezi’ndeki 3D IMAX salonunda Büyük Kanyon’la ilgili üç boyutlu bir belgesel izledik. Büyük kanyon ziyaretimiz için harika bir başlangıç oldu. Kanyonun keşfinin tarihi, jeolojik önemi vesaire birçok konuyu çok keyifli bir şekilde anlatan güzel bir kısa filmdi. Film çıkışı abur cubur bir şeyler atıştırıp otelimize giriş yaptık. Sonra da güzel bir uykuya daldık. Tabii ki Seda bizi sabah erkenden kaldıracaktı, Büyük Kanyon’da gün doğuşunu görmemiz şarttı;)
11
Sabah, yorgunluğumuzdan olacak, istediğimiz kadar erken uyanamadık. Bir şeyler atıştıralım falan derken zaten Büyük Kanyon’a vardığımızda güneş neredeyse doğmak üzereydi. Asıl hedefimiz merkez köyün doğusunda bulunan, ve gün doğumu için bize özellikle tavsiye edilen Yaki Point’e gitmekti. Baktık yetişemeyeceğiz, kanyonun en uğrak gözlem noktası olan, otoparklara da yakın Mather Point’e bir an evvel kurulmaya karar verdik.
9
İyi ki de böyle yapmışız. Pespembe gündoğumu buradan olağanüstü gözüküyordu. Öğlene doğru turist otobüslerinin uğrak yeri olduğu için Mather Point sevimsizleşebiliyor. Sabahın ilk ışıklarında ise daha çok fotoğraf sevdalılarının sessiz bekleyişi içinde adım adım yükselen güneşin aydınlattığı Büyük Kanyon’un duvarları eşsiz bir güzellik sunuyordu.
panorama 3
Güneşi de doğurmuşken gidip artık karnımızı tam anlamıyla doyuralım, ve gün boyu yapacağımız batı yamacı trekkingi için biraz erzak depolayalım dedik. Yemeğimizi yerken çalışanlarla biraz sohbet etme şansımız oldu, Bulgar bir çocuk geçtiğimiz birkaç yıldır burada yaşıyormuş, bir yandan fotoğraf çekiyor bir yandan da ekmek parası için restoranda çalışıyormuş. Birçok kitapta fotoğrafları kullanılmış, ondan bugünkü yolculuğumuz için birkaç fotoğraf tavsiyesi aldıktan sonra yola koyulduk.
16
Batı yamacı yoluna araba giremiyor. İki şansınız var, ya yürüye yürüye gezeceksiniz ya da 10 dakikada bir geçen servis araçlarını kullanacaksınız. Vaktimiz çok, yürümeyi de severiz dedik düştük yola. Batı tarafında 9 tane gözlem noktası var, dedik ki hepsini tek tek gezelim, günü nerede batıracağımıza karar verelim. Büyük Kanyon’un en güzel izlenebileceği nokta diye bir şey kesinlikle yok. Her bir nokta farklı bir bakış, farklı bir açı sunuyor. Büyük Kanyon o kadar büyük ki, bütün gözlem noktalarını gezseniz bile tam olarak boyutunu sindiremiyorsunuz.
panorama 2
Büyük Kanyonun dibini boydan boya kateden ilk insan olan bilim adamı ve kaşif John Wesley Powell’ın adının verildiği ve bir heykelle onurlandırıldığı Powell Point ve hemen onun yanındaki Hopi Point, ta Büyük Kanyonun içlerine kadar uzanan bir kaya yarım adasının üzerinde bulundukları için 270 derecelik manzaralarıyla oldukça etkileyiciler. Özellikle Hopi Point’in günbatımını izlemek için en doğru yer olduğu geçtiğimiz yüzyıldır park korucuları tarafından söylenirmiş.
12
Biz ise Seda ile özellikle Mojave ve Pima gözlem noktalarını beğendik ve gün batımını bu noktalardan yakaladık. Sonuç oldukça güzel oldu. Bu sene bizi İzlanda’da tanık olduğumuz kuzey ışıklarından sonra en fazla etkileyen şey Büyük Kanyon oldu. İnsan, bu görkemli doğal oluşumun tanığı olduğunda, kendini çok şanslı hissediyor.
14
Akşam yemeği için bir gece önceden rezervasyon yaptırdığımız, Büyük Kanyon Parkının içinde yer alan El Tovar Hotel’in restoranına gittik. Günler sonra şık bir yerde, güzel bir yemek yemeyi hakettiğimizi düşünüyorduk. El Tovar Hotel 1905 yılında buraya tren yolunun gelip turistikleşmesini sağlayan Fred Harvey Company şirketi tarafından kurulmuş. Mimarisiyle ve havasıyla dönemini hala yaşatan çok hoş bir otel. Seda’yla Amerikan usulü kocaman birer biftek yedik. Servis de lezzet de olağanüstüydü. Çıktığımızda gökyüzünde kocaman bir ay vardı, biraz da ay ışığıyla aydınlanmış büyük kanyonu izledikten sonra otelimize döndük. Böylece Büyük Kanyon maceramız da sona erdi.
15
Sabah kalktığımızda, geçtiğimiz haftayı Güney Batı Amerika’nın doğa mucizelerinin huzurunda, tertemiz hava ve bol bol yürüyüşle geçirmenin huzuru içindeydik. Artık biraz şehir yaşamını özlemiştik doğrusu. Arabamıza atlayıp San Francisco’ya giden uçağımıza atlamak üzere Las Vegas’a doğru yola çıktık…
19

Güneybatı Amerika 3: Powell Gölü, At Nalı Bendi ve Antilop Kanyon

Bryce’tan yola çıktıktan sonra yaklaşık 3 saat içerisinde 2 gece kalacağımız Page kasabasına vardık. Vardığımızda gün hala batmamıştı. Biz de günün altın saatlerini boşa harcamak istemedik. Hızlıca eşyalarımızı otele bıraktık ve yakındaki At Nalı Bendi’ne doğru yola çıktık.
At Nalı Bendi, Kolorado Nehri’nin oluşturduğu vadilerin en meşhur noktalarından. Çünkü kanyonun tam bu noktasında nehir çok dar bir alanda 270 derecelik bir dönüş yaparak buraya ismini veren at nalı şeklini alıyor ve olağanüstü bir görüntü ortaya çıkıyor.
7
Bendin hemen yanına arabayla gitmek mümkün değil. Bu yüzden arabamızı otoyolun kenarındaki otoparka park edip kurak patikadan 15-20dk’lık bir yürüyüş yaptık. Vardığımızda gördüğümüz manzara bizi kendine hayran bıraktı! Sarp kayaların ucuna oturup yüreğimiz ağzımızda, 300 metre yükseklikten boşluğa doğru ayaklarımızı sallanmaya bıraktık ve güneşin batışını izledik.
2
Page, Arizona’da, Navajo Rezervasyonunda yer alıyor. Navajo Rezervasyonu 71bin kilometrekare büyüklüğüyle ABD’nin en büyük kızılderili rezervasyonu. Aşağı yukarı Marmara bölgesiyle aynı boyutta ve Arizona, Utah ve New Mexico eyaletlerinin ortasında bulunuyor. Bölge yarı bağımsız ve Navajo Kabile Meclisi tarafından yönetiliyor. Rezervasyonlar gerçekten hüzünlü yerler. 19. yüzyılın ortasında yüzbinlerce kızılderili anayurtlarından sürülüp Amerika’nın birçok farklı köşesindeki bu tip kısıtlayıcı alanlara yerleştirildiler. Bugün Amerika’nın içinde ama yarı-bağımsız, ülkenin geri kalanına göre ise büyük bir fakirlik içinde yaşıyorlar. Alkolizm ve uyuşturucu yüzünden ölümler Amerika’nın diğer bölgelerinin 4 katı. Bizim şahit olduğumuz diğer bir sorun da özellikle gençler arasındaki ciddi obezite sorunu… Navajo’lar uzun bir geçmişe sahip, gururlu insanlar. Devlet ise ne yapılmış kıyımlar, ne de süregelen acıklı durum konusunda ciddi bir şekilde özür dilemiş değil. Rezervasyonlardaki alt yapı yatırımları Amerika’da pek öncelikli bir konu gibi gözükmüyor.
13
Page bir işçi kasabası olarak aslında oldukça yakın bir zamanda kurulmuş. Glen Kanyon Barajının inşası sırasında buralara gelen işçiler zamanla bu topraklara yerleşmiş. Daha sonra kurulan termik enerji santrali de göçü arttırmış.
Lake Powell, Glen Kanyonun baraj sularıyla doldurulmasıyla oluşturulmuş bir baraj gölü. Şu an hem Amerika’nın insan eliyle oluşturulmuş ikinci en büyük rezervuarı, hem de yılda 2 milyon ziyaretçi çeken bir turizm merkezi. Çöl güneşiyle yanan kızıl kayalarla, Kolorado Nehrinin serin mavi-yeşil sularının evliliğinden ortaya çıkan manzara seyrine doyulmaz cinsten.

15

Burada Lake Powell gibi hemen kendini gösteren dev güzelliklerin yanında, bir de kendini meraklı ziyaretçilere saklayan inanılmaz kanyonlar var. Bunlardan en önemlisi Antilop Kanyon. Onbinlerce yıl içinde, dönem dönem oluşan sel sularının kızıl kayaları oymasıyla oluşmuş yüzlerce kanyon var buralarda. Antilop ise aralarında en meşhurlarından.
6

26    25

Uyanır uyanmaz ilk işimiz bizi Antilop Kanyon’da fotoğraf çekmeye çıkaracak bir tur şirketi aramak oldu. Gördüğümüz bir tur şirketinin önüne parkedip içeri girdiğimizde bizi suratsız bir Navajo bayan karşıladı. Tamamen boş olan dükkanın önünün park yeri olmadığını ve arabayı dükkanın diğer yanına çekmemi söylediğinde Seda bu turu çok istediği için alttan aldım. Sabahları çok huysuz olurum (hele ki daha kahvaltı bile etmemişken), herhalde benim negatif enerjim dedim. Arabayı alıp yan tarafa parkettim. İçeri geri girdiğimde telefonda konuşuyordu, kapattığında oldukça ters birkaç laf daha etti. Benim ses tonum biraz yüksektir, kadına normal şekilde birşey sorarken bana sesinizi yükseltmeyin deyince benim sigortalar tamamen attı. Seda’dan hemen tur şirketinden ayrılmamızı rica ettim, yoksa kadına ters birşey söyleyecektim ve işler sarpa saracaktı. Bu satışçıya iş hayatında başarılar dileyip ordan ayrıldık.

27    20

Biraz canımız sıkkın otele geri döndük. Neyse ki otelimizin resepsiyonu bize harika bir tur ayarladı. Biz fotoğraf turu istediğimiz için diğer turlardan farklı bir tur ayarladık, şansımıza da tura katılan bir biz vardık bir de tabii rehberimiz George.. George uzun yıllar Büyük Kanyon’da tur rehberliği yapmış bir Navajo yerlisi. Son birkaç yıldır ise Antilop Kanyon’a fotoğraf turları düzenliyor. Hem Navajo’lara dair hem de bu bölgeye dair bütün sorularımızı cevapladı. George epey iri bir adam, biraz o Tarantino filmindeki Machete’yi andırıyor. 45-50 yaşlarında, 5 çocuğu varmış. Son çocuğu da 18 olunca yaptığı ilk iş “artık görevimi yaptım, hadi bana eyvallah” deyip eşini bırakmak olmuş. Şimdi yalnız yaşayıp tur rehberliğiyle geçiniyormuş. Kanyon turuna katılan yeni evli çifte anlatılacak romantik bir hikaye işte ancak böyle olur dedik :)

22

Ana yoldan ayrılıp rezervasyon yollarına girdiğimizde, tozlar içinde paldır küldür zıplayarak 20 dakika kadar devam ettik. Kanyonun önüne vardığımızda fotoğraf makinalarını ve tripod’u alıp arabadan indik. George fotoğraf çekilecek her köşeyi avucunun içi gibi biliyordu. Seda 45 dakika boyunca her tarafa tripodunu kurup uzun süredir hayalini kurduğu Antilop Kanyonu fotoğrafladı.
28
İçerisi beklediğimden çok daha karanlık ve soğuktu, benim fotoğraf ilgim de olmadığından ilk 15dk duyduğum hayranlık duygusu ilerleyen dakikalarda yerini donma duygusuna, o yerini şiddetle titremeye ve artık sonlara doğru bir kenarda huzurlu ve sonsuz bir uykuya bırakıyordu ki çok şükür kanyonun sonundaki ışık gözüktü. Güneş beni çağırıyordu, dışarı çıkıp kemiklerimi ısıttım ve kendime geldim.

23

Kışın kanyonu gezmek için en güvenli zaman çünkü yağış olmuyor. Yazın ise aniden bastıran yağmurlar ve sel suları bu yarıkları dakikalar içinde taşıdığı taş ve toprakla beraber doldurabiliyormuş. Kimileri güvenlik tedbirleri almayıp sel riskine rağmen kanyona girdikleri için epey bir can kaybı olmuş, bu yüzden artık rehbersiz kanyonları gezmek yasak. George turizme açık olmayan daha onlarca bu güzellikte kanyonun olduğunu söyledi.

3

5

Öğleden sonra şehre döndüğümüzde epey yorgunduk. Ama Page’deki ikinci ve son günümüz olduğu için Lake Powell’da belki bir bot turu bulabiliriz diye başladık dolaşmaya. Önce limanın olduğu ve bot turlarının düzenlendiği yere gittik ama o gün ve saatte bot turu yapılmadığını öğrendik. Etrafta biraz dolaşıp fotoğraflar çekmeye karar verdik. Bu sırada yol kenarında yüksekçe bir arazide Seda birkaç tane iri ineğin otladığını gördü ve hemen fotoğraf makinesini ve 70-200 lensini çıkarıp uzaktan fotoğraflarını çekmeye çalıştı ancak yine de inekler çok uzağında kalıyordu. Bu esnada küçük bir cipiyle karşı taraftaki çiflikten biri hızla Seda’ya doğru gelmeye başladı. Ben arabada bekliyordum ve birden ortaya çıkan bu arabayı görünce, biraz pimpiriklendim “noluyo” dedim.. bizim hanıma kaçıracaklar galiba!! Ama baktım Seda adamla hemen sohbete koyuldu, megersem adam Seda daha rahat fotograf ceksin diye yardima gelmis, citleri acip Sedayi ineklerin yanina goturdu :)
29
Seda’nın cipine bindiği adam ineklerin sahibi, kovboy şapkalı sevimli bir  Navajo yerlisiydi. Uzaktan fotoğraflarını çekmeye meraklı olan bizim hanım, ineklerin yanlarına gidince biraz tırsmış, hayvanların cüsselerinden korkmuş :)
10
Cipten inmeden birkaç fotoğraf çekip geri geldi.. Navajo yerlisi bizi çiftlikteki diğer hayvanlarını da görmeye davet etse de biz gün batımında Lake Powell’i tepeden çekme planları yaptığımızdan teklifi için teşekkür edip yolumuza devam ettik..

11

Ardından gün batışını izlemek için Lake Powell’a tepeden bakan Page’e 3-4 km mesafedeki manzara tepesine gittik. Şansımıza kocaman bir dolunay vardı. Hani o hep filmlerde olur ya koskocaman bir dolunay, bu gerçek olamaz ay bu kadar yakın değil dersiniz içinizden, aynı ay gerçekten burdan koskocaman gözüküyordu.

18

17

Güneş batarken kırmızı kayalar pembemsi bir ton alıyor,bir yandan ayın pırıltısı da Lake Powell’a vuruyordu. Ertesi gün için planımız erkenden kalkıp Büyük Kanyon’a doğru uzun yolumuza koyulmaktı.
14
Büyük Kanyon maceramızı da yakında yazacağız.. Bizi izlemeye devam edin :)

Guneybatı Amerika 2: Bryce Kanyonu

Otelimizin adı Ruby’s Inn. Ruby 1920’lerde ailesiyle buraya gelip küçük bir konaklama yeri kurmuş, Bryce’ın namı yürüyüp turistikleştikçe işleri büyütmüş. Daha sonra Kanyon devlet tarafından koruma altına alınıp bir ulusal parka dönüştürülünce yollar yapılmış, ulaşım kolaylaşmış. Bizim Ruby işleri iyice büyütmüş anlayacağınız. Koskocaman bir girişi var, bir han girişini andırıyor, girişte büyük bir şömine ve karşısında koltuklar. Otel yıllar içinde etrafa bir şehir gibi, plansız, organik yayılmış. Biz dışarıdaki kulübelerden birinde kaldık. Sabah çok erken kalkacağımızı bildiğimizden sabah yemek üzere kendimize birşeyler almıştık. Hemen birşeyler atıştırdık. Kat kat kıyafetlerimizi giydik ve beş buçuk gibi Bryce Kanyon’a doğru yola koyulduk.
3
Bryce, Zion’a gore 300-400m daha yüksek, 2500-2600m yüksekliğinde, dolayısıyla çok daha soğuk. Hava gerçekten buz gibi. Seda gün doğmadan yerine yerleşmek istiyor. Bryce Kanyon devasa bir doğal amfi tiyatro şeklinde. Onu özel kılan “Hoodoo” denen onbinlerce yıl içinde buzların donup erimesiyle oluşmuş, biraz bizim peri bacalarını andıran doğal heykelleri. Bu devasa kaya çıkıntılarının rengarenk kırmızı beyaz ve sarı katmanları özellikle gün doğumu ve gün batımı esnasında olağanüstü görünüyor.

13 11

Kanyonun etrafında bütün kanyonu ayaklar altına seren tam 13 manzara noktası var. Yönü ve baktığı açı gereği gün doğumunu izlemek için en uygun noktanın Inspiration (İlham) Noktası olduğuna karar verip, arabayı otoparkına parkediyoruz. Bryce Kanyonu her fotoğrafçının manzarasını fotoğraflamak isteyeceği bir yer tabii ki. Ama yine de ben sabah daha saat altı olmadan, gün aydınlanmadan bizden başka bu kadar çatlağın birarada bulunabileceğini düşünmezdim. Bizden önce yerlerini almış bekleyen 3-4 kişi daha vardı. Bir ikisi oldukça profosyonel gözüküyordu, bir kısmı ise bizim gibi hevesli amatörlerdi. Biz geldikten sonra birkaç kişi daha gelmeye devam etti. Fotoğraf meraklıları genelde çok tatlı insanlar oluyor, ortak ilgi alanları, doğaya ve insana olan sevgi vesaire derken birkaç fotoğraf heveslisi bir araya geldi mi hemen kibar selamlaşmalar, fikir alışverişleri, yardımlaşma başlayıveriyor. Rekabetçi bir ilgi alanı değil yani bence fotoğrafçılık. Biz de selamlaşıyoruz. Ben Seda’yı biraz orda bırakıp ufak bir gezintiye çıkıyorum. Gün yavaş yavaş doğmaya başladıkça olağanüstü bir manzara karşılıyor bizi.

15

Yeri ters olduğu için Bryce, örneğin Zion veya Büyük Kanyon’a göre çok daha sonra ünlenmiş. Bugün bile ziyaretçi sayısı Zion’dan daha az. Ama bence Zion’dan daha etkileyici bir yer. Hoodoo’lar müthiş bir yoğunlukla, irili ufaklı bir yarım dairenin etrafına dizilmişler, sanki bir devler meclisi. İnsan ister istemez hoodoo’lara bakarken her birini başka birşeye benzetiyor. Güneş yavaş yavaş sağımızdan yükseldikçe gölgeleri uzuyor da uzuyor.

10

Seda uzun uzun fotoğraf çekti. Bu sırada uzun süredir kafasında olup bir türlü denemeye fırsat bulamadığı HDR fotoğraf yöntemini de ilk defa denedi. Bence sonuçlar çok şaşırtıcı çok enteresan oldu. Bu fotoğraf yönteminde aynı kareyi birkaç kez farklı pozlandırarak çekiyor, daha sonra bir bilgisayar programı yardımıyla bu fotoğrafları birleştiriyorsunuz. Sonuçta ortaya bazen biraz sürreal, rüyamsı ama olağanüstü fotoğraflar çıkabiliyor. Umarım beğenirsiniz.

2

Güneş iyice yükselince Seda ile beraber Kanyonun kenarından manzara noktalarından birkaçını daha yürüyerek geziyoruz. Her biri farklı bir sürpriz bu noktaların..

4

Kanyon’da o kadar farklı jeolojik oluşumlar, o kadar güzel renkler var ki… Bir de yavaş yavaş yükselen güneş de içimizi ısıtmaya başlayınca manzara tadından yenmiyor.

9

Bryce’da zorluk seviyelerine göre ayrılmış, hepsi de işaretlenmiş birçok trekking parkuru var. Tepeden bu manzarayı izlemek tabii ki bir harikaydı ama biz hoodoo’ların arasına inmek, onlara yakından bakmak, bu dev kayaların arasındaki daracık yollardan yürüyüş yapmak istiyorduk. Orta zorlukta, inişi kolay ama çıkışı zor Navajo Loop isimli trekking yolunu seçtik. Sunset Manzara Noktasına arabamızı parkedip üzerimizdeki ağır yükleri biraz attık. Yanımıza birer şişe su alıp başladık yürümeye.
6 12
Burası hoodoo’ların en sık olduğu yer. Toprak kaymaları da çok sık oluyormuş. Dikkatlice aşağı doğru yol aldık. Yakından sarının, turuncun bunca farklı tonunu incelemek, soğuk kayalara dokunmak, kuş seslerini dinleyerek yürüyüşümüzü yapmak büyük keyifti. Bu masalsı diyarın başrollerinde Tor’un çekici denilen bir hoodoo ve sessiz şehir denen spiraller de bu yürüyüş sırasında rahatlıkla görülebiliyor.

1

5
Parkurun tamamı 2 saat kadar sürdü, arabamıza döndüğümüzde epey yorulmuş ve bir o kadar da acıkmıştık.
Önümüzdeki iki gece Page denen küçük bir kasabada kalacağız, oradan Antilop Kanyon, Powell Gölü ve Colorado nehrinin 270 derecelik bir açıyla kazdığı at nalı vadisini göreceğiz. Atladık arabamıza düştük yola… Hikayenin devamı çok yakında…

Güneybatı Amerika 1: Bir Yol Hikayesi

Uçsuz bucaksız kurak arazilerde, Amerika Birleşik Devletlerinin güney batısındaki eyaletleri Nevada, Arizona ve Utah’ta yaptığımız bir haftalık bir araba yolculuğunun hikayesini anlatmaya geldi sıra bugün. Dev bir çölün içinde kıvrılarak giden siyah bir yol, arabamız ve biz. Etraftaki hiçlik ancak bu kadar güzel olur, bu dev kuraklığın içinde neler gizli neler… Doğanın bizlere en büyük armağanlarından, yer yüzünün milyonlarca yıllık hikayesini katman katman anlatan Büyük Kanyon’dan Navajo yerlilerinin atalarından beri bildiği ama biz beyaz adamın ancak son birkaç on yıldır keşfettiği spiral kayalar, daracık Antilop Kanyonlarına… Rüzgarın ve suyun milyonlarca yıl içinde milim milim yarattığı büyüleyici ve korkutucu hoodoo’larıyla Bryce’tan çölün ortasında insanın yoktan yarattığı pırıltılı ışıklar ve günahlar şehri Las Vegas’a kadar…

13

Amsterdam’dan uçağa bindiğimizde bizi çok uzun bir yol bekliyordu. Minneapolis aktarmalı Las Vegas yolculuğu aktarmalarla birlikte 15 saat sürdü. Jet lag’den vücut saatimiz iyice şaşmıştı. Hava alanına iner inmez önceden ayarladığımız kiralık arabamızı alıp kendimizi Las Vegas’ın neon ışıklı bulvarlarına attık. İnsanı hipnotize eden dev ışıklı panolar ve görsel şovlar var her yerde. Belki bundan yüz yıl önce çöl’de su bulmak bir lüksken bugün tonlarca su havalara ışık ve ses gösterileriyle fışkırtılıp şov amaçlı kullanılıyor artık Las Vegasta. Zaten her tarafta şovlar, sihirbazlar, konserler, sirkler, adım başı bir restoran ya da bar ve tabii ki dev kumarhaneler var.
  3     2
Açıkçası Las Vegas’a gelmemizin sebebi etraftaki doğal güzelliklere yakınlığı ve erişim kolaylığıydı, sadece bir gece kalacak ve ertesi sabah esas hedeflere doğru yolculuğumuza başlayacaktık. O yüzden Seda da ben de burayı bu kadar beğendiğimize şaşırdık. Bu yolculuğun bizim için anlamı doğa ile başbaşa olmak, fotoğraflar çekmek, sessizliğin tadını çıkarmaktı. Ama ilk gecemizi Las Vegas’ta geçirmek bize önümüzdeki günler için ayrı bir enerji verdi sanırım.
12
Yorgunluk uzun uçak yolculuğundan sonra erken çöktü, yine de yatmadan önce otelimizin kumarhanesine bir uğramadan edemedik. Bana şahsen müthiş fuzuli bir zevk gibi geliyor kumar. Cidden heyecanını anlayamıyorum, özellikle kollu makinelerin. Yine de buraya kadar gelmişken Seda ile birer dolar attık makinelere ve tatilimiz acaba bedavaya gelir mi diye kolu çektik. Sonuç tabii ki hüsran:) Çok geç kalmadan odamıza gittik ve uyuduk, yarın uzun bir yolculuk bizi bekliyordu…

10

Sabah oldukça erken uyandık, daha gün yeni doğuyordu, odamızdan Las Vegas’ın silüeti çok etkileyici görünüyordu. Aşağıda kahvaltımızı yaptık, arabamıza atladık ve yola koyulduk. Kasım Ayı buralarda yüksek sezon değil. Dolayısıyla yollar oldukça boş. Çöl’de araba kullanmak müthiş bir keyif, insana huzur veriyor. Bugün ilk durağımız Valley of Fire yani Ateş Vadisi olacak.
15
Valley of Fire, Las Vegas’a 80km uzakta kırmızı kumtaşlarından adını alan bir doğa harikası. Amerikanın bu küçük ulusal parkında ta dinazorların çağından kalma bu doğal oluşumlar önümüzdeki günler için bizleri neyi beklediği konusunda daha da meraklandırıyor.
19
Şaşkınlıktan iki adımda bir arabamızı yolun ortasında durdurup, tripodumuzu kurup fotoğraflar çekiyoruz. Hazır bütün park bize kalmış, etrafta bizden başka kimseler yok diyip park bizim gibi takılıyoruz. Biz bu kadar rahat olunca parkın korucuları rangerların dikkatini çektik tabii, ufak ta bir uyarı aldık. Yanımıza çekip ‘güzeller böyle arabayı yolun ortasında bırakıp keyfinize bakıyorsunuz da herşeyin bir usturubu var, şöyle biraz yolun kenarına çekin bari arabayı’ dediler.. Olsun çektik hemen, sonra keyfimize bakmaya devam ettik.
17
Valley of Fire’ın içinden geçen yolları takip edip ikinci hedefimiz, Amerika’nın en popüler ulusal parklarından Zion Ulusal Parkına doğru yola devam ettik.
Zion Ulusal Parkı, çölün ortasında bir vaha. Yeşil kanyonlar, kırmızı sarp kayalıklar ve masmavi bir gökyüzü. Parka girişte bir harita alıyoruz. Şöyle yazıyor: “Bu kızıl çöller coğrafyasında suyun mucizesi yemyeşil gür bitkileriyle zümrüt bir vaha oluşturuyor.” Gerçekten de öyle.

5  4

Bu kızıl kanyon, coşarak akan erimiş kar sularının yüzlerce yıl içinde nasıl zorla dar ve büküm büküm duvarlarına şekil verdiğini gözler önüne seriyor. Dimdik tepelerin arasında akan nehir bütün bu hayatın kaynağı. Binlerce yıldır yaşanan bu topraklar biyolojik zenginliğiyle kendine hayran bırakıyor. Yüzlerce kuş türü, geyikler ve hatta dağ aslanları bile hala bu koruma altındaki parkta özgürce dolaşıyor.

23

Biz de arabayla giderken önümüzden bir geyik ailesi usulca geçti. İnsanlardan korkuları artık azalmış, burada onlara zarar gelmeyeceğini biliyor, rahat rahat otlarını yiyorlar. Seda arabadan inip yanlarına yaklaştı ve fotoğrafladı onları. O kadar güzeller ki, kocaman gözleriyle yavru geyikler annelerini takip ediyorlar. Biraz ilerde ise kocaman boynuzlarıyla biraz hırçın ama çok güzel bir erkek geyik ailesini izliyor.

7

8

Bu park özellikle yazın çok popüler. Çünkü birçok coğrafi özelliği bünyesinde barındırdığı için tırmanışçılardan, canyoningçilere ve trekkingcilere herkes için bir aktivite var. Bizim çok vaktimiz yok çünkü yarın bütün günü Bryce Canyon’da geçirmek istiyoruz ve gece oraya yakın bir otelde kalacağız. Zion’daki 4-5 saatimizi olabildiğince verimli kullanmak için manzaralı araba yolunu takip ediyoruz. Yol üzerinde mola yerlerinde durarak arabadan iniyor, küçük yürüyüşler yapıyoruz.

1   6

26
Zion’un doğasına, dik yamaçlarına biz de hayran kaldık. Yanımızda akan suyun sesi içimize huzur verdi. Gün batımına kadar burada kalıp tertemiz havasını soluduk ve bol bol fotoğraf çektik. Güneşin batışıyla daha bizi uzun bir yol beklediği için Bryce’a doğru yola koyulduk. Yolda yemek ve ihtiyaç molası hariç fazla oyalanmadan 3-4 saat ilerleyip sonunda otelimize vardığımızda baya perişandık. Akşam yemeğimizi otelin restoranında yiyip odamıza çekildik. Seda Bryce Kanyon’da gün doğumunu fotoğraflamayı kafasına koymuştu ve sabah 5 buçukta kalkacaktık. Derin bir uykuya daldık.

Rüya Gibi bir İtalyan Düğünü

Nerde kalmıştık? Hmm düğünler diyorduk, araya başka yazılar girdi.. Bu sene çektiğim düğün fotoğraflarına kaldığımız yerden devam edecek olursak; geçtiğimiz Eylül ayında evlenen diğer çift ise Federico ile Carlottaydı. Her ikisi de İtalya’nın Verona şehrinde doğup büyümüşler, ancak tanışmaları çok sonralara denk gelmiş.. Federico ile Hakan 2005-2007 yılları arasında Barselona’da aynı üniversitede yükseklisans yaptılar. Ben de yükseklisansım Şubat 2007’de bitince 3-4 ay Barselona’ya dil kursuna gitmiş ve orada Federico’nun da aralarında bulunduğu Hakan’ın Barselona arkadaş grubuyla tanışmıştım. Hatta hep birlikte o yaz Türkiye’nin güney sahillerinde araba kiralayıp bir haftalık road trip (arabayla tur) yapmışlığımız bile var.. O tarihlerde Federico (kısaca Fede) ile Carlotta hala birlikte değillerdi, tanışmaları bundan sonraki döneme denk geliyor.

FC01

Sonraki senelerde Carlotta da gruba katıldı. Allahım bu ne şeker ne candan bir kızdı! Fede’yle beraber Roma’da kaldıkları evlerini ziyaret ettiğimizde bizi nasıl da iyi ağırlamışlardı! Birbirine sırılsıklam aşık oldukları da her hallerinden belliydi. Fede, Carlotta ve gruptaki diğer çocuklarla birbirimizi belki senede bir kez görebildik ama yakın arkadaşlığımız sürdü, bugünlere geldi. Bizim düğünümüze tam kadro gelen sevgili dostlarımız, bizi çok  mutlu etmişlerdi. Bu sene iade-i düğün ziyareti yapma sırası bizdeydi. Önce Fede’den evlenme teklifi ettiğine dair kısa bir mail geldi ve en az onlar kadar sevindik bu habere! Sonrasında evlilik tarihini ve yerini belirlediklerine dair bir haber daha..
FC02
Hakan da ben de dostlarımızın düğünü için Verona’ya gitmek için sabırsızlanıyorduk. Erkenden biletlerimizi aldık, ben de fotoğraflarını çekebilmek için iznimi aldım :) İlk defa bir Katolik düğününe katılacaktık, dolayısıyla sürprizleri bol bir düğün bizi bekliyordu.
Verona’ya düğünden bir gün önce vardığımızda hava günlük güneşlik, sıcacıktı.. Hava durumu bir gün sonrası için yağmurlu gösteriyordu ve düğünün bir kısmı açık havada planlanmıştı. Bu bize İstanbul ve İzmitte yağmur tahminleri yapılan 10 Temmuz 2010 gününü, kendi düğün günümüzü hatırlattı. Biz şanslıydık, o gün İstanbul’u sular seller götürürken, düğünü yapacağımız İzmitteki düğün mekanına bir damla yağmur düşmemişti ve açık havada gönlümüzce eğlenmiştik. Aynısını Fede ve Carlotta için de gönülden diliyorduk..

FC03

Geldiğimizi Fede’ye haber verince, düğün için son kontrolleri yapmak üzere beraber düğün mekanına gitmeye davet ettiler. Düğün mekanına yaklaşırken gözlerimize inanamadık. Düğünü yapacakları mekanın ismi Villa Novare idi ve üzüm bağlarıyla çevrili, tek bir şişesi yüzlerce euro olan ünlü Amarone şaraplarının üretildiği Valpolicella bölgesinde bulunuyordu. 18. Yüzyıldan kalma bu Villa, bir ana bina, iki de kanattan oluşuyordu, büyük bir ön ve arka bahçesi ve küçük bir gölü vardı. Ana binanın girişinde Yunan ve Roma heykelleri bulunuyordu. Kilisedeki evlilik töreninin ardından konuklar Villa’ya getirilecek, önce arka bahçedeki gölün etrafında kokteyl gerçekleşecek, ardından da ana yemek büyük salonda verilecekti. Ancak hava durumunun yağmurlu göstermesi sebebiyle farklı bir kokteyl alanı ayarlanması gerekiyordu. Beraber villanın bahçesini ve kapalı diğer yerlerini gezdik ve Fede ve Carlotta’ya seçimlerinde elimizden geldiğince yardım edip, onları rahatlatmaya çalıştık..

FC1.1

Villanın gerçek sahipleri masrafların altından kalkamayıp ekonomik zorluğa düşünce villayı satmak zorunda kalmışlar. Villanın yeni sahipleri olan Mosconi ailesi yıllarca kendi bağlarından topladıkları üzümleri Amarone ile Recioto şaraplarının üretiminde kullanmışlar ve şaraplarını villanın alt katında bulunan geniş şarap mahzenindeki devasa ahşap fıçılarda saklayıp yıllandırmışlar.
FC1.2-2
Şarap mahzeninden ”şimdi bu fıçılardaki şaraplar kimbilir ne kadar değerli ve lezzetlidir” diyerek ayrıldık ve akşam ana yemeğinin sunulacağı büyük salona vardık. Salonun boyu iki kat yüksekliğindeydi, dar bir balkonu vardı. Duvarlar ve tavan doğayı ve tarımı canlandıran frescolarla süslenmişti. Gerçekten büyüleyici ve romantik bir mekan seçmişti dostlarımız, hayran kalmamak elde değildi.
Artık şehre dönme vakti geldi, Fede’ler bizi bırakıp son kalan işlerini tamamlamak üzere evlerine gittiler. Biz de akşama kadar Verona’nın sokaklarında gezip şehri keşfettik. Fede ile Carlotta’nın misafirperverliği düğünlerine de yansımıştı. Bizim gibi bir gün önceden gelen misafirleri için akşam şehir merkezinde Aperatif hazırladılar. Keyifli bir akşam geçirdik. Bu daha başlangıçtı..

Verona

Düğün günü öğleden sonra saat 4’te şehrin merkezindeki Duomo Kilisesinde buluştuk ve içeri girdik. Fede heyecanlı bir şekilde Carlotta’nın kiliseye varışını bekliyordu. Sonra Carlotta rüya gibi gelinliği ve güzelliğiyle herkesin gözlerini kamaştırarak kiliseden içeri girdi. Babası yıllar önce vefaat ettiği için okuldan sevdiği bir öğretmeni yürüttü onu kilisenin koridorunda.. Mutluluğu yüzünden okunuyordu, ben de fotoğraflarını çekiyordum.

FC2

Beni baştan tembihlediler. Rahip konuşma yaparken kesinlikle fotoğraf çekilmesini istemiyor, ama konuşmadığı zamanlarda çekebilirsin istediğin gibi diye. Törene müdahale etmemek için, genelde fotoğrafları arkadan çektim. Ancak bir ara dayanamayıp attım kendimi ön saflara :)

FC3

Dedim ya ilk defa bir kilise düğününe şahit oluyorduk ve törenle ilgili pek bilgimiz yoktu. Töreni bizim törenler gibi 5-10 dakika beklerken, rahibin konuşması, evlenecek olan çiftin yakınlarının konuşmaları ve kutsal ekmekten yeme ile birlikte tören yaklaşık 1,5 saat sürdü!
FC4
Törenin sonuna doğru ailelerin gözleri mutluluktan dolu dolu olmuştu. Tebrik ve iyi dileklerini evlenen çifte ilettiler ve herkes kiliseden dışarı çıktı. Fede ve Carlotta herkesin çıkmasının ardından kiliseden el ele çıktılar ve bir pirinç yağmuruna tutuldular!! Neden pirinç atılır diye sorduğumuz çoğu kişi aslında neden atıldığını bilmiyordu ama bir avuç da onlar atıyordu. Sonradan öğrendik ki ta eski Romadan kalma bir alışkanlıkmış bu.. O kadar eski ki neden olduğunu unutmuş herkes :) Bir çeşit tahıl, genelde de buğday atılırmış düğün törenlerinde evlenenlere ve ziyaretçiler bu şekilde evli çifte bir ömür boyu bereket ve refah dilerlermiş..

FC5

Herkes çılgınlar gibi pirinç attı yeni evli çifte! Öyle ki havada uçuşan pirinçlerden birkaçı Fede’nin kulağına bir kısmı da Carlotta’nın saçına takıldı :)
FC6
Ardından aile fotoğrafları çekildi. O ana kadar yagmurdan eser yoktu..

FC7

FC8

Yeni evli çift, arkadaşlarının sürpriz olarak süslediği gelin arabasına, eski bir arabaya binip düğün mekanına doğru yola çıktılar ve yagmur basladi… Biz de otobüslerle onların peşinden yola çıktık.
FC9
Villa’ya vardığımızda hepimiz açlıktan ölüyorduk ve karşımıza çıkan kokteyldeki yemekler karşısında kendimizi kaybettik! Onlar ne lezzetli kanepelerdi yarabbim!

FC10

Kokteyle sonradan katılan Fede ile Carlotta girişte iki tane güvercin uçurdular. Güvercin uçurmanınsa farklı anlamları var. Biri evli çiftin yepyeni, saf bir başlangıç yapması, diğeri de evlerinin ömür boyu huzurlu ve barış içinde olması..

FC20

FC21
Kokteylin ardından büyük salona geçildi ve yemek ziyafeti orada devam etti. Ardı ardına gelen tabakları tok olmamıza rağmen silip süpürüyor, balkabaklı makarnadan ikinci bir tabağı söylüyorduk. Nasılsa dansta eritiriz diye kendimizi avutuyor, bugünlük kendimize izin veriyorduk :)

FC13

FC14

Yemeğin ardından her masadan birileri kalkıp konuşmalar yaptı, malesef İtalyanca olduğundan pek birşey anlamadık söylenenlerden. Sonra Fede ve Carlotta bize harika bir dans gösterisi yaptılar ve hediyeler açıldı.

FC19-2 FC15

En nihayetinde gece 1de kendimizi dans pistine atabildik. Dans pistinin hazırlandığı yerde ise envai çeşit tatlı bizleri bekliyordu. Zaafiyet geçirmekten korksak da tatlılara da hayır diyemedik. İtalya’daki düğün midelerimiz için tam bir ziyafet olmuştu.

FC16

Gece 02.30da otobüsler bizi şehre bıraktı ve artık yaşlanmış vücutlarımız ısrarla uyku istediği için yarın sabah kahvaltıda buluşmak üzere herkesle vedalaştık. Bu İtalyan düğünü beklentilerimizin çok çok üzerinde gerçekleşmişti. Verona’yı da düğün vesilesiyle de görmüş olduğumuza sevinmiştik.
Pazar Fede ile Carlotta yine bizleri yalnız bırakmamış ve gitmeden yanımıza uğramışlardı.. Mükemmel ev sahipliği yapmışlardı ve onlara bir şekilde bu güzel düğün için kendi fotoğraflarımla teşekkür edecek olmama seviniyordum. Hakan’ın da fotoğraf asistanlığı takdire şayandı doğrusu :)
Yaklaşık 1 ay sonra dostlarımızın fotoğraflarını düzenlendim ve kendilerine gönderdim. Beğenilerini ve teşekkürlerini bir değil defalarca ilettiler, bu beni daha da mutlu etti. Umarım evliliklerinin bereketine ve huzuruna bir nebze de benim fotoğraflarımın katkısı olsun :)

Mad Men Fotoğraf Çalışması

scc6
Birkaç ay önce ilkine katıldığım fotoğraf atölye çalışmalarının ikincisi geçtiğimiz ay yine Amsterdam’da Megan Alter tarafından organize edildi ve konu olarak bu sefer Mad Men seçildi. Mad Men birçoğunuza tanıdık gelecektir, hani şu 1960larda Amerikada geçen, Amerikanın reklam dünyasını konu alan, 15 Emmy ve 4 Golden Globe ödüllü meşhur Amerikan dizisi.. Ne yalan söyliyim, konusu itibariyle dizi ilk başlarda hiç ilgimi çekmemişti. Neden sonra, sırf onca insan bu diziyi neden bu kadar seviyor ve bu dizi bu kadar ödül alıyor acaba diye merak edip 1-2 bölüm izleyince birden ben de Man Men delisi olmuştum.. Bütün bölümlerini büyük bir heyecanla ve ilgiyle seyretmiş, tüm sezonları 2-3 hafta içinde bitirmiştim.
scc8
Diziye bakış açımı 180 derece değiştiren şey ne miydi? Şöyle özetleyeyim: dizi sadece 1960lardaki reklamcılık sektörüne değil dönemin Amerikan toplumuna ve kültürüne de ayna tutuyor. Sigara ve alkölün işte, evde, hatta hamilelikte yaygın bir şekilde içilmesi gibi günlük alışkanlıklardan tutun da,  ırkçılık, kimlik çatışması, karşı kültür, kadın-erkek eşitsizliği, feminizme kadar birçok toplumsal gerçek gözler önüne seriliyor. Ayrıca 60ların önemli siyasi olaylarını da karakterlerin hayatları üzerinden aralara serpiştirmekten geri kalmıyor. Dönemin iş hayatını, toplumsal ve siyasi olaylarını  incelikle yansıttığı için de onca ödülü toplamış olmasına pek şaşırmamak gerek..
scc4
Diğer taraftan eğer modaya meraklıysanız, ve 60ların modasını tekrar yaşamak isterseniz Mad Men tam aradığınız dizi.. Dönemin giyim kuşamını, stilini gerçekten çok güzel yansıtıyor. İnsanın saçlarını 1960 modasına sokası, Betty Draper’in giydiği o kabarık etekli elbiselerden giyesi geliyor. Erkeklerin giyim tarzı da klasik ama bir o kadar şık. Bence 1960lar modasının tek sıkıntısı göbek deliği hizasındaki pantalonlar. Tamam 1960larda ben daha embriyo bile değildim ama çocukluğumda yüksek belli pantalonlardan giydiğimi bal gibi hatırlıyorum, ama gel gör ki pek hatırlamak istemiyorum.. off neydi o pantalonlar oyle.. iyi ki zamanla değişmiş pantalon belleri :))
scc9
Neyse lafı daha fazla uzatmayayım, gelelim fotoğraf çalışmasına.. 11 fotoğrafçı, 5 model, 4 stilist, ve 1 kameramanın bir araya geldiği atölye çalışmasının ardından benim çektiğim fotoğrafları sizlerle paylaşmak isterim. Benim favorilerim siyah beyaz portreler.. Sizin favoriniz hangisi? Yorumlarınızı bekliyorum ;)
Fotoğraflar: Seda Çınar Ceyhan
Modeller: Katherien Broug, Nathan Meijer, I.S, Sofıa Sikkes, Leroy Soethoudt
Stil: Babet van Peer
Saç: Stoel 10 HairDo
Makyaj: Lubna Oulad
Kostüm: eloise-est-mignonne.com
Prodüksiyon: Megan Alter Photography
scc1
scc16
scc17
scc7
scc12
scc10
scc5
scc11
scc3
scc2
scc14
scc13
scc15

İzlanda – 4: Büyük Final Kuzey Işıkları!

Otobüse döndüğümüzde zaten herkes yemeğini yemişti ve ufak ufak toparlanmaya başlamıştı. Artık zifiri karanlıkta Reykavik’ten önceki son durağımız olan, geceleri de spot ışıklarla aydınlatılan Skogafoss Şelalerine doğru yola çıktık. Şansımıza günlerdir bulutlu olan, hatta az önce bizi yağmur altında bırakan gökyüzü bir anda açmaya başladı. Bir ara otobüsün önünden heyecan dolu bağrışlar işittik. Kuzey Işıkları belirmişti!
Şöförümüz zifiri karanlık yolun kenarında duracak bir yer bulup yanaştı. Kendimizi otobüsten dışarı attığımızda gördüğümüz güzellik karşısında öylece kalakaldık. Sanki yemyeşil ince bir bulut gökyüzünde dansediyordu. Tahmin ettiğimizden çok daha yoğun ve şiddetliydi doğanın bu ışık gösterisi.
 Aurora Borealis de denilen Kuzey Işıkları, güneşin atmosferinin en üst katmanından kopan elektrik yüklü parçacıkların dünyaya doğru gelirken, dünyanın çekim gücünün en yoğun olduğu kutuplara doğru yönelip, dünyanın atmosferinin en üst katındaki atomlarla çarpıştığında oluşan etkileşimin bir sonucuymuş.
Eski çağlarda tanrılardan bir işaret ya da ruhların dansı olarak yorumlanan bu güzelliği görüp de ruhani birşey hissetmemek mümkün değil! Kainat sana selam çakıyor sanki, bak ne kadar şanslısın, benimle tanışma şerefine nail oldun diyor. Kutsanmışlık hissediyorsun, çok şanslı hissediyorsun. İnanılmaz bir duygu.
İlk afallamayı atlatınca, Seda bu anı fotoğraflarda yakalamanın peşine düştü. O da hazırlıksız yakalanmıştı, açıkçası Kuzey Işıklarını bu kadar çarpıcı bir şekilde görebileceğimizi tahmin edememiştik. Nasıl en iyi şekilde fotoğraflanır deneme yanılma yöntemiyle bulduk. Sonuçlar çok güzel oldu. Umarım siz de fotoğrafları beğenirsiniz.
Bu yarım saatlik plansız molada yavaş yavaş kaybolmaya başladı kuzey ışıkları, biz de hala tam kendimize gelememiş oturduk otobüsteki yerlerimize. Skogafoss Şelalelerine varıp, son molamızı verdiğimizde bu büyülü gösteri yeniden başlamasın mı? Hem de bu sefer şelalenin tam üzerinde! Renkler yine çok yoğundu ve bu sefer bir dans ediyor, bir sanki yağmur gibi aşağı doğru süzülüyorlardı. Bir anda kırmızı renkte ışıklar da belirdi. Kırmızı ve yeşil yanyana sadece birkaç saniye görebildik. Daha sonra yine yanlız yeşil ışıklar kaldı gökyüzünde ve birkaç dakika sonra yine yavaş yavaş kayboldular. Şelalenin güzelliğiyle birleşince iyice büyüleyici bir tecrübeye dönüştü bu gece.

_DSC1035 copy

Reykavik’e vardığımızda geceyarısına geliyordu. Otobüs bizi otelimize bırakırken insanlarla ve rehberimizle vedalaştık. Kuzey Işıklarını bir daha hiç göremeyebileceğimiz ihtimali bir anda gözümüzde büyüdü. Bu nurlu ışığın bir gecede müptelası olmuştuk. Arabamıza atlayıp, son bir ümit şehir ışıklarından uzaklara doğru sürdük. İlk gün altın çember sırasında geldiğimiz Þingvellir‘e gelmek üzereydik ki gökyüzü tekrar dile geldi. Arabayı hemen kenera çekip seyre daldık semayı. Soğuktan titreye titreye gece 3’e kadar ışıkların dansını izledik.
_DSC1082 copy
_DSC1087 copy
_DSC1073 copy
Artık bitkin düşünce yarın Amsterdam’a, işimizin başına, fezadan dünyaya geri ineceğimiz aklımıza geldi. Otele dönüp 2-3 saatlik bol rüyalı kısa bir uykuya daldık ve sabah İzlanda’ya veda etmek üzere havaalanının yolunu tuttuk. Bu kadar kısa zamanda bizi bu kadar etkileyen başka bir yer olmamıştı doğrusu. Gökyüzüyle bakıştık, son kez selamlaştık ve uçağımız havalandı.
İzlanda yazısının birinci bölümü için tıklayın: İzlanda – 1 İzlanda’ya Giriş 101…
İzlanda yazısının ikinci bölümü için tıklayın: İzlanda 2 – 
İzlanda yazısının üçüncü bölümü için tıklayın: İzlanda 3 – Güney Sahili ve Buzullar Diyarı Jokulsarlon

İzlanda – 3: Güney Sahili ve Buzullar Diyarı Jokulsarlon

İzlanda’dadaki son günümüz için hedef çok büyüktü. Reykavik‘e tam 450km uzaklıktaki buzullar lagünü Jokursarlon‘a gitmek istiyorduk. Arabayla 450km gider, gelirsek çok yorulacağımıza ve günün keyfini çıkaramayacağımıza karar verip internetten iyi değerlendirmeler almış bir tur şirketinden (Extreme Iceland) otobüs turu ayarladık.
Sabah erkenden başladığımız turda hedef İzlanda’nın bütün güney sahilini baştan başa kat ederken aklımızda görmek istediğimiz bütün noktalarda birer birer durup fotoğraf çekmekti. Şansımıza çok keyifli bir ekibe ve harika bir tur rehberine denk geldik. Bütün yol boyunca İzlanda tarihi, coğrafyası, sosyal ve ekonomik durumu hakkında her konuya değindi.
En çok görmek ve fotoğraflamak istediğimiz yerlerden biri denizi bir hançer gibi yaran siyah bazalt kayalıkların olduğu sahil kasabası Vik’ti. Turumuzda ancak hava karardıktan sonra,  Reykavik’e dönerken, akşam yemeği için Vik’te duracağımızı duyunca biraz üzüldük. Vik ve kayalıkları arkamızda bırakmış ilerlerken ilk durağımız Seljalandfoss şelalerine vardık.
60 metre yükseklikten düşen bu şelaleyi gören herkes otobüsten hızla inip yanına koşmaya başladı. Fotoğraf karesine hiçbir insanın girmesine tahammülü olmayan Seda durur mu? Kalktı depara! Bir yandan koşuyor, bir yandan tripodunun ayaklarını açmaya uğraşıyordu… Ben bu arada mümkün olduğu kadar yakınına yaklaşıp şelalenin gürültüsünü kemiklerime kadar hissetmeye çalıştım. Bir yandan bir sis şeklinde şelaleden gelen su damlalarıyla ıslanıyordum. Doğa’nın böyle bir güzelliğine bu kadar yakın olabilmek… Daha günümüz yeni başlıyordu, 15-20 dk içinde toparlanıp otobüsle bir sonraki kısa durağımıza doğru yola çıktık.
İkinci kısa molamız 2010 yılında patlayıp Avrupa’da hava trafiğini felç eden Eyjafjallajokull yanardağının eteklerinde oldu. Burada yıllardır çiçek üreten bir çiftliğin önünde durduk. İzlanda’daki  volkanların birçoğunun üzeri buzullarla kaplı, hal böyle olunca yanardağ patlamaları genelde fışkıran lavlar şeklinde olmuyor. Lavlar buzla karşılaşınca genelde havaya sadece dev kül bulutları ve zehirli gazlar fışkırıyor. Kilometrelerce civardaki heryer küllerle kaplanıyor. 2010’da yükselen kül bulutları rüzgarın da etkisiyle Avrupa hava sahasını bile ciddi anlamda kaplamış benzeri görülmemiş uçak gecikmelerine yol açmıştı. İş küllerle de bitmiyor, eriyen buzullar birkaç gün içinde kritik yoğunluğa ulaşıp artık engel tanımaz hale geldiklerinde genelde inanılmaz şiddetli sellere yol açıyorlarmış. Yani volkan patlamaları genelde alev ve yangınlar değil, kül bulutları ve seller şeklinde vuku buluyormuş. Neyse gene uzattım lafı. İşte bu mola verdiğimiz çiftlik 2010’da tamamen küller altında kalmış ama Reykavik’ten yardıma gelen halkın sayesinde imece usulü üzerindeki küller kazılmış ve tekrar ortaya çıkarılmış. 2011’de toprakları daha da verimli hale geldi diyor bizim rehber, küllerinden doğmuş anlayacağınız…
Daha sonra bir benzin istasyonunun restoranında öğle yemeği için mola verdik. Menümüz tabii ki kuzuydu. Ağır ağır pişmiş kuzu budunu gravy sos ve yanında patates graten verdiler. Ne benzinciler var yarabbim dedim indirirken mideye. Harikaydı.
Artık bir daha durmadan ve hava çok kararmadan Jokulsarlon’a doğru yola çıktık. Yolda İzlanda’nın en yüksek tepesi olan Hvannadalshnjúkur‘un (2110m) yanından geçtik. Oldukça ihtişamlı gözüküyordu. (Coğrafya derslerimi iyice unutmuşum eve gelince merak edip Ağrı’nın yüksekliğine baktım 5137m imiş! Oraya da gideriz bir gün umarım… Bizim memlekette neler var da daha sıra gelmedi.)
Sonunda akşam üç gibi Jokulsarlon‘a vardık. Jokulsarlon, Vatnajokulbuzulundan kopan buzdağlarının Atlantik Okyanusuna giderken  oluşturduğu 17 kilometrekarelik bir lagün. Lagün 600 metre derinliğinde! Bu kadar derin olmasının sebebi buz dağlarının yıllar içinde dibini kazıması. Buzdağlarının görülen yüzleri en fazla birkaç metre, suyun altındaki kısımları ise çok daha uzun. Yüzen buzdağlarını izlemek müthiş bir güzellikti; aralarında oyunbazca yüzen foklar da bonusumuzdu..
Biraz sonra bot turuna katılacaktık ama önce hemen yakındaki bir tepeye çıkıp seyreyledik etrafı. Oturduk Seda’yla el ele ve iyice içimize çektik tertemiz, serin, çıtır çıtır havasını bu buzullar diyarının.
Vakit gelince hem karada hem suda gidebilen bir araca bindik ve yavaş yavaş göle girdik. Yakınlaşmak daha da büyük bir keyifti, bazıları beyaz, bazıları kimbilir hangi volkanik patlamanın külleriyle siyahtı, bazıları ise mavi bir kristal gibiydiler, sanki devasa birer değerli taş gibi. Öğrendik ki rengini veren buzun yoğunluğu ve ışığın kırılma açısıymış. İyice sımsıkı olan buzlar mavi gözüküyor, biraz eriyip içine hava girenler ise beyaz gözüküyormuş. Rehberimiz bir yandan coğrafyayı anlatırken, bir yandan bir buzuldan bir keser yardımıyla bir parça kopardı. Bu vesileyle belki de onbinlerce yıldır donmuş şekilde duran bir buz parçası ağzımızda suya dönüştü.

Jokulsarlon hakkında bir başka ilginç hikaye de burada birçok ünlü Hollywood filminin çekilmiş olması. Batman Begins, Tomb Raider, James Bond:Die Another Day bunlardan yalnızca birkaçı. James Bond’un çekimleri için göl iki üç gün lagünün okyanusa döküldüğü yer kapatılıp üzeri tamamen buz tutturulmuş! Ve onyıllardır beki de ilk defa gölün üzerinde yürüyebilmiş insanlar! Çekimler sonrası hemen birkaç gün içinde normal haline geri dönmüş lagün.

Bot turumuzdan sonra otobüsümüze geri döndük. Biz de iyice yorulmuştuk, akşam yemeğimizi yiyeceğimiz Vik‘e kadar durmak yoktu. Şansımıza Vik’e vardığımızda hava birazcık da olsa aydınlıktı. Bütün otobüs restoranın yolunu tutarken, Seda ile biz sahile ve kayalıklara doğru koşmaya başladık. Gece oluyordu, vaktimiz çok kısaydı ama hem bu doğa harikalarını yakından görmek hem de fotoğraflamak istiyorduk. Sahil çok soğuk ve rüzgarlıydı. Dev kayalardan bir dalgakıran oluşturmuşlar deniz kenarında. Kayaların üzerinde seke seke ilerledik. Tripodu kurabilecek bir düzlük arayıp birkaç resim çektik. Hava iyice karardı, birden rüzgar da şiddetini arttırdı. Yağmur da yağmaya başlayınca artık daha fazla dayanamayıp otobüse geri koştuk. Yine de kesinlikle sahile indiğimize değdi. O soğuk ve karanlıkta denizdeki bazalt kayalıklar, ve yanlızca biz ikimiz vardık sahilde, gergin bir bilim-kurgu filmin içindeydik sanki….

İzlanda yazısının birinci bölümü için tıklayın: İzlanda’ya Giriş 101…
İzlanda yazısının ikinci bölümü için tıklayın: İzlanda 2 – Blue Lagoon ve Golden Circle (Mavi Lagün ve Altın Çember) 
İzlanda – 4: Büyük Final Kuzey Işıkları!