Rüya Gibi bir İtalyan Düğünü

Nerde kalmıştık? Hmm düğünler diyorduk, araya başka yazılar girdi.. Bu sene çektiğim düğün fotoğraflarına kaldığımız yerden devam edecek olursak; geçtiğimiz Eylül ayında evlenen diğer çift ise Federico ile Carlottaydı. Her ikisi de İtalya’nın Verona şehrinde doğup büyümüşler, ancak tanışmaları çok sonralara denk gelmiş.. Federico ile Hakan 2005-2007 yılları arasında Barselona’da aynı üniversitede yükseklisans yaptılar. Ben de yükseklisansım Şubat 2007’de bitince 3-4 ay Barselona’ya dil kursuna gitmiş ve orada Federico’nun da aralarında bulunduğu Hakan’ın Barselona arkadaş grubuyla tanışmıştım. Hatta hep birlikte o yaz Türkiye’nin güney sahillerinde araba kiralayıp bir haftalık road trip (arabayla tur) yapmışlığımız bile var.. O tarihlerde Federico (kısaca Fede) ile Carlotta hala birlikte değillerdi, tanışmaları bundan sonraki döneme denk geliyor.

FC01

Sonraki senelerde Carlotta da gruba katıldı. Allahım bu ne şeker ne candan bir kızdı! Fede’yle beraber Roma’da kaldıkları evlerini ziyaret ettiğimizde bizi nasıl da iyi ağırlamışlardı! Birbirine sırılsıklam aşık oldukları da her hallerinden belliydi. Fede, Carlotta ve gruptaki diğer çocuklarla birbirimizi belki senede bir kez görebildik ama yakın arkadaşlığımız sürdü, bugünlere geldi. Bizim düğünümüze tam kadro gelen sevgili dostlarımız, bizi çok  mutlu etmişlerdi. Bu sene iade-i düğün ziyareti yapma sırası bizdeydi. Önce Fede’den evlenme teklifi ettiğine dair kısa bir mail geldi ve en az onlar kadar sevindik bu habere! Sonrasında evlilik tarihini ve yerini belirlediklerine dair bir haber daha..
FC02
Hakan da ben de dostlarımızın düğünü için Verona’ya gitmek için sabırsızlanıyorduk. Erkenden biletlerimizi aldık, ben de fotoğraflarını çekebilmek için iznimi aldım :) İlk defa bir Katolik düğününe katılacaktık, dolayısıyla sürprizleri bol bir düğün bizi bekliyordu.
Verona’ya düğünden bir gün önce vardığımızda hava günlük güneşlik, sıcacıktı.. Hava durumu bir gün sonrası için yağmurlu gösteriyordu ve düğünün bir kısmı açık havada planlanmıştı. Bu bize İstanbul ve İzmitte yağmur tahminleri yapılan 10 Temmuz 2010 gününü, kendi düğün günümüzü hatırlattı. Biz şanslıydık, o gün İstanbul’u sular seller götürürken, düğünü yapacağımız İzmitteki düğün mekanına bir damla yağmur düşmemişti ve açık havada gönlümüzce eğlenmiştik. Aynısını Fede ve Carlotta için de gönülden diliyorduk..

FC03

Geldiğimizi Fede’ye haber verince, düğün için son kontrolleri yapmak üzere beraber düğün mekanına gitmeye davet ettiler. Düğün mekanına yaklaşırken gözlerimize inanamadık. Düğünü yapacakları mekanın ismi Villa Novare idi ve üzüm bağlarıyla çevrili, tek bir şişesi yüzlerce euro olan ünlü Amarone şaraplarının üretildiği Valpolicella bölgesinde bulunuyordu. 18. Yüzyıldan kalma bu Villa, bir ana bina, iki de kanattan oluşuyordu, büyük bir ön ve arka bahçesi ve küçük bir gölü vardı. Ana binanın girişinde Yunan ve Roma heykelleri bulunuyordu. Kilisedeki evlilik töreninin ardından konuklar Villa’ya getirilecek, önce arka bahçedeki gölün etrafında kokteyl gerçekleşecek, ardından da ana yemek büyük salonda verilecekti. Ancak hava durumunun yağmurlu göstermesi sebebiyle farklı bir kokteyl alanı ayarlanması gerekiyordu. Beraber villanın bahçesini ve kapalı diğer yerlerini gezdik ve Fede ve Carlotta’ya seçimlerinde elimizden geldiğince yardım edip, onları rahatlatmaya çalıştık..

FC1.1

Villanın gerçek sahipleri masrafların altından kalkamayıp ekonomik zorluğa düşünce villayı satmak zorunda kalmışlar. Villanın yeni sahipleri olan Mosconi ailesi yıllarca kendi bağlarından topladıkları üzümleri Amarone ile Recioto şaraplarının üretiminde kullanmışlar ve şaraplarını villanın alt katında bulunan geniş şarap mahzenindeki devasa ahşap fıçılarda saklayıp yıllandırmışlar.
FC1.2-2
Şarap mahzeninden ”şimdi bu fıçılardaki şaraplar kimbilir ne kadar değerli ve lezzetlidir” diyerek ayrıldık ve akşam ana yemeğinin sunulacağı büyük salona vardık. Salonun boyu iki kat yüksekliğindeydi, dar bir balkonu vardı. Duvarlar ve tavan doğayı ve tarımı canlandıran frescolarla süslenmişti. Gerçekten büyüleyici ve romantik bir mekan seçmişti dostlarımız, hayran kalmamak elde değildi.
Artık şehre dönme vakti geldi, Fede’ler bizi bırakıp son kalan işlerini tamamlamak üzere evlerine gittiler. Biz de akşama kadar Verona’nın sokaklarında gezip şehri keşfettik. Fede ile Carlotta’nın misafirperverliği düğünlerine de yansımıştı. Bizim gibi bir gün önceden gelen misafirleri için akşam şehir merkezinde Aperatif hazırladılar. Keyifli bir akşam geçirdik. Bu daha başlangıçtı..

Verona

Düğün günü öğleden sonra saat 4’te şehrin merkezindeki Duomo Kilisesinde buluştuk ve içeri girdik. Fede heyecanlı bir şekilde Carlotta’nın kiliseye varışını bekliyordu. Sonra Carlotta rüya gibi gelinliği ve güzelliğiyle herkesin gözlerini kamaştırarak kiliseden içeri girdi. Babası yıllar önce vefaat ettiği için okuldan sevdiği bir öğretmeni yürüttü onu kilisenin koridorunda.. Mutluluğu yüzünden okunuyordu, ben de fotoğraflarını çekiyordum.

FC2

Beni baştan tembihlediler. Rahip konuşma yaparken kesinlikle fotoğraf çekilmesini istemiyor, ama konuşmadığı zamanlarda çekebilirsin istediğin gibi diye. Törene müdahale etmemek için, genelde fotoğrafları arkadan çektim. Ancak bir ara dayanamayıp attım kendimi ön saflara :)

FC3

Dedim ya ilk defa bir kilise düğününe şahit oluyorduk ve törenle ilgili pek bilgimiz yoktu. Töreni bizim törenler gibi 5-10 dakika beklerken, rahibin konuşması, evlenecek olan çiftin yakınlarının konuşmaları ve kutsal ekmekten yeme ile birlikte tören yaklaşık 1,5 saat sürdü!
FC4
Törenin sonuna doğru ailelerin gözleri mutluluktan dolu dolu olmuştu. Tebrik ve iyi dileklerini evlenen çifte ilettiler ve herkes kiliseden dışarı çıktı. Fede ve Carlotta herkesin çıkmasının ardından kiliseden el ele çıktılar ve bir pirinç yağmuruna tutuldular!! Neden pirinç atılır diye sorduğumuz çoğu kişi aslında neden atıldığını bilmiyordu ama bir avuç da onlar atıyordu. Sonradan öğrendik ki ta eski Romadan kalma bir alışkanlıkmış bu.. O kadar eski ki neden olduğunu unutmuş herkes :) Bir çeşit tahıl, genelde de buğday atılırmış düğün törenlerinde evlenenlere ve ziyaretçiler bu şekilde evli çifte bir ömür boyu bereket ve refah dilerlermiş..

FC5

Herkes çılgınlar gibi pirinç attı yeni evli çifte! Öyle ki havada uçuşan pirinçlerden birkaçı Fede’nin kulağına bir kısmı da Carlotta’nın saçına takıldı :)
FC6
Ardından aile fotoğrafları çekildi. O ana kadar yagmurdan eser yoktu..

FC7

FC8

Yeni evli çift, arkadaşlarının sürpriz olarak süslediği gelin arabasına, eski bir arabaya binip düğün mekanına doğru yola çıktılar ve yagmur basladi… Biz de otobüslerle onların peşinden yola çıktık.
FC9
Villa’ya vardığımızda hepimiz açlıktan ölüyorduk ve karşımıza çıkan kokteyldeki yemekler karşısında kendimizi kaybettik! Onlar ne lezzetli kanepelerdi yarabbim!

FC10

Kokteyle sonradan katılan Fede ile Carlotta girişte iki tane güvercin uçurdular. Güvercin uçurmanınsa farklı anlamları var. Biri evli çiftin yepyeni, saf bir başlangıç yapması, diğeri de evlerinin ömür boyu huzurlu ve barış içinde olması..

FC20

FC21
Kokteylin ardından büyük salona geçildi ve yemek ziyafeti orada devam etti. Ardı ardına gelen tabakları tok olmamıza rağmen silip süpürüyor, balkabaklı makarnadan ikinci bir tabağı söylüyorduk. Nasılsa dansta eritiriz diye kendimizi avutuyor, bugünlük kendimize izin veriyorduk :)

FC13

FC14

Yemeğin ardından her masadan birileri kalkıp konuşmalar yaptı, malesef İtalyanca olduğundan pek birşey anlamadık söylenenlerden. Sonra Fede ve Carlotta bize harika bir dans gösterisi yaptılar ve hediyeler açıldı.

FC19-2 FC15

En nihayetinde gece 1de kendimizi dans pistine atabildik. Dans pistinin hazırlandığı yerde ise envai çeşit tatlı bizleri bekliyordu. Zaafiyet geçirmekten korksak da tatlılara da hayır diyemedik. İtalya’daki düğün midelerimiz için tam bir ziyafet olmuştu.

FC16

Gece 02.30da otobüsler bizi şehre bıraktı ve artık yaşlanmış vücutlarımız ısrarla uyku istediği için yarın sabah kahvaltıda buluşmak üzere herkesle vedalaştık. Bu İtalyan düğünü beklentilerimizin çok çok üzerinde gerçekleşmişti. Verona’yı da düğün vesilesiyle de görmüş olduğumuza sevinmiştik.
Pazar Fede ile Carlotta yine bizleri yalnız bırakmamış ve gitmeden yanımıza uğramışlardı.. Mükemmel ev sahipliği yapmışlardı ve onlara bir şekilde bu güzel düğün için kendi fotoğraflarımla teşekkür edecek olmama seviniyordum. Hakan’ın da fotoğraf asistanlığı takdire şayandı doğrusu :)
Yaklaşık 1 ay sonra dostlarımızın fotoğraflarını düzenlendim ve kendilerine gönderdim. Beğenilerini ve teşekkürlerini bir değil defalarca ilettiler, bu beni daha da mutlu etti. Umarım evliliklerinin bereketine ve huzuruna bir nebze de benim fotoğraflarımın katkısı olsun :)
Reklamlar

Mad Men Fotoğraf Çalışması

scc6
Birkaç ay önce ilkine katıldığım fotoğraf atölye çalışmalarının ikincisi geçtiğimiz ay yine Amsterdam’da Megan Alter tarafından organize edildi ve konu olarak bu sefer Mad Men seçildi. Mad Men birçoğunuza tanıdık gelecektir, hani şu 1960larda Amerikada geçen, Amerikanın reklam dünyasını konu alan, 15 Emmy ve 4 Golden Globe ödüllü meşhur Amerikan dizisi.. Ne yalan söyliyim, konusu itibariyle dizi ilk başlarda hiç ilgimi çekmemişti. Neden sonra, sırf onca insan bu diziyi neden bu kadar seviyor ve bu dizi bu kadar ödül alıyor acaba diye merak edip 1-2 bölüm izleyince birden ben de Man Men delisi olmuştum.. Bütün bölümlerini büyük bir heyecanla ve ilgiyle seyretmiş, tüm sezonları 2-3 hafta içinde bitirmiştim.
scc8
Diziye bakış açımı 180 derece değiştiren şey ne miydi? Şöyle özetleyeyim: dizi sadece 1960lardaki reklamcılık sektörüne değil dönemin Amerikan toplumuna ve kültürüne de ayna tutuyor. Sigara ve alkölün işte, evde, hatta hamilelikte yaygın bir şekilde içilmesi gibi günlük alışkanlıklardan tutun da,  ırkçılık, kimlik çatışması, karşı kültür, kadın-erkek eşitsizliği, feminizme kadar birçok toplumsal gerçek gözler önüne seriliyor. Ayrıca 60ların önemli siyasi olaylarını da karakterlerin hayatları üzerinden aralara serpiştirmekten geri kalmıyor. Dönemin iş hayatını, toplumsal ve siyasi olaylarını  incelikle yansıttığı için de onca ödülü toplamış olmasına pek şaşırmamak gerek..
scc4
Diğer taraftan eğer modaya meraklıysanız, ve 60ların modasını tekrar yaşamak isterseniz Mad Men tam aradığınız dizi.. Dönemin giyim kuşamını, stilini gerçekten çok güzel yansıtıyor. İnsanın saçlarını 1960 modasına sokası, Betty Draper’in giydiği o kabarık etekli elbiselerden giyesi geliyor. Erkeklerin giyim tarzı da klasik ama bir o kadar şık. Bence 1960lar modasının tek sıkıntısı göbek deliği hizasındaki pantalonlar. Tamam 1960larda ben daha embriyo bile değildim ama çocukluğumda yüksek belli pantalonlardan giydiğimi bal gibi hatırlıyorum, ama gel gör ki pek hatırlamak istemiyorum.. off neydi o pantalonlar oyle.. iyi ki zamanla değişmiş pantalon belleri :))
scc9
Neyse lafı daha fazla uzatmayayım, gelelim fotoğraf çalışmasına.. 11 fotoğrafçı, 5 model, 4 stilist, ve 1 kameramanın bir araya geldiği atölye çalışmasının ardından benim çektiğim fotoğrafları sizlerle paylaşmak isterim. Benim favorilerim siyah beyaz portreler.. Sizin favoriniz hangisi? Yorumlarınızı bekliyorum ;)
Fotoğraflar: Seda Çınar Ceyhan
Modeller: Katherien Broug, Nathan Meijer, I.S, Sofıa Sikkes, Leroy Soethoudt
Stil: Babet van Peer
Saç: Stoel 10 HairDo
Makyaj: Lubna Oulad
Kostüm: eloise-est-mignonne.com
Prodüksiyon: Megan Alter Photography
scc1
scc16
scc17
scc7
scc12
scc10
scc5
scc11
scc3
scc2
scc14
scc13
scc15

İzlanda – 3: Güney Sahili ve Buzullar Diyarı Jokulsarlon

İzlanda’dadaki son günümüz için hedef çok büyüktü. Reykavik‘e tam 450km uzaklıktaki buzullar lagünü Jokursarlon‘a gitmek istiyorduk. Arabayla 450km gider, gelirsek çok yorulacağımıza ve günün keyfini çıkaramayacağımıza karar verip internetten iyi değerlendirmeler almış bir tur şirketinden (Extreme Iceland) otobüs turu ayarladık.
Sabah erkenden başladığımız turda hedef İzlanda’nın bütün güney sahilini baştan başa kat ederken aklımızda görmek istediğimiz bütün noktalarda birer birer durup fotoğraf çekmekti. Şansımıza çok keyifli bir ekibe ve harika bir tur rehberine denk geldik. Bütün yol boyunca İzlanda tarihi, coğrafyası, sosyal ve ekonomik durumu hakkında her konuya değindi.
En çok görmek ve fotoğraflamak istediğimiz yerlerden biri denizi bir hançer gibi yaran siyah bazalt kayalıkların olduğu sahil kasabası Vik’ti. Turumuzda ancak hava karardıktan sonra,  Reykavik’e dönerken, akşam yemeği için Vik’te duracağımızı duyunca biraz üzüldük. Vik ve kayalıkları arkamızda bırakmış ilerlerken ilk durağımız Seljalandfoss şelalerine vardık.
60 metre yükseklikten düşen bu şelaleyi gören herkes otobüsten hızla inip yanına koşmaya başladı. Fotoğraf karesine hiçbir insanın girmesine tahammülü olmayan Seda durur mu? Kalktı depara! Bir yandan koşuyor, bir yandan tripodunun ayaklarını açmaya uğraşıyordu… Ben bu arada mümkün olduğu kadar yakınına yaklaşıp şelalenin gürültüsünü kemiklerime kadar hissetmeye çalıştım. Bir yandan bir sis şeklinde şelaleden gelen su damlalarıyla ıslanıyordum. Doğa’nın böyle bir güzelliğine bu kadar yakın olabilmek… Daha günümüz yeni başlıyordu, 15-20 dk içinde toparlanıp otobüsle bir sonraki kısa durağımıza doğru yola çıktık.
İkinci kısa molamız 2010 yılında patlayıp Avrupa’da hava trafiğini felç eden Eyjafjallajokull yanardağının eteklerinde oldu. Burada yıllardır çiçek üreten bir çiftliğin önünde durduk. İzlanda’daki  volkanların birçoğunun üzeri buzullarla kaplı, hal böyle olunca yanardağ patlamaları genelde fışkıran lavlar şeklinde olmuyor. Lavlar buzla karşılaşınca genelde havaya sadece dev kül bulutları ve zehirli gazlar fışkırıyor. Kilometrelerce civardaki heryer küllerle kaplanıyor. 2010’da yükselen kül bulutları rüzgarın da etkisiyle Avrupa hava sahasını bile ciddi anlamda kaplamış benzeri görülmemiş uçak gecikmelerine yol açmıştı. İş küllerle de bitmiyor, eriyen buzullar birkaç gün içinde kritik yoğunluğa ulaşıp artık engel tanımaz hale geldiklerinde genelde inanılmaz şiddetli sellere yol açıyorlarmış. Yani volkan patlamaları genelde alev ve yangınlar değil, kül bulutları ve seller şeklinde vuku buluyormuş. Neyse gene uzattım lafı. İşte bu mola verdiğimiz çiftlik 2010’da tamamen küller altında kalmış ama Reykavik’ten yardıma gelen halkın sayesinde imece usulü üzerindeki küller kazılmış ve tekrar ortaya çıkarılmış. 2011’de toprakları daha da verimli hale geldi diyor bizim rehber, küllerinden doğmuş anlayacağınız…
Daha sonra bir benzin istasyonunun restoranında öğle yemeği için mola verdik. Menümüz tabii ki kuzuydu. Ağır ağır pişmiş kuzu budunu gravy sos ve yanında patates graten verdiler. Ne benzinciler var yarabbim dedim indirirken mideye. Harikaydı.
Artık bir daha durmadan ve hava çok kararmadan Jokulsarlon’a doğru yola çıktık. Yolda İzlanda’nın en yüksek tepesi olan Hvannadalshnjúkur‘un (2110m) yanından geçtik. Oldukça ihtişamlı gözüküyordu. (Coğrafya derslerimi iyice unutmuşum eve gelince merak edip Ağrı’nın yüksekliğine baktım 5137m imiş! Oraya da gideriz bir gün umarım… Bizim memlekette neler var da daha sıra gelmedi.)
Sonunda akşam üç gibi Jokulsarlon‘a vardık. Jokulsarlon, Vatnajokulbuzulundan kopan buzdağlarının Atlantik Okyanusuna giderken  oluşturduğu 17 kilometrekarelik bir lagün. Lagün 600 metre derinliğinde! Bu kadar derin olmasının sebebi buz dağlarının yıllar içinde dibini kazıması. Buzdağlarının görülen yüzleri en fazla birkaç metre, suyun altındaki kısımları ise çok daha uzun. Yüzen buzdağlarını izlemek müthiş bir güzellikti; aralarında oyunbazca yüzen foklar da bonusumuzdu..
Biraz sonra bot turuna katılacaktık ama önce hemen yakındaki bir tepeye çıkıp seyreyledik etrafı. Oturduk Seda’yla el ele ve iyice içimize çektik tertemiz, serin, çıtır çıtır havasını bu buzullar diyarının.
Vakit gelince hem karada hem suda gidebilen bir araca bindik ve yavaş yavaş göle girdik. Yakınlaşmak daha da büyük bir keyifti, bazıları beyaz, bazıları kimbilir hangi volkanik patlamanın külleriyle siyahtı, bazıları ise mavi bir kristal gibiydiler, sanki devasa birer değerli taş gibi. Öğrendik ki rengini veren buzun yoğunluğu ve ışığın kırılma açısıymış. İyice sımsıkı olan buzlar mavi gözüküyor, biraz eriyip içine hava girenler ise beyaz gözüküyormuş. Rehberimiz bir yandan coğrafyayı anlatırken, bir yandan bir buzuldan bir keser yardımıyla bir parça kopardı. Bu vesileyle belki de onbinlerce yıldır donmuş şekilde duran bir buz parçası ağzımızda suya dönüştü.

Jokulsarlon hakkında bir başka ilginç hikaye de burada birçok ünlü Hollywood filminin çekilmiş olması. Batman Begins, Tomb Raider, James Bond:Die Another Day bunlardan yalnızca birkaçı. James Bond’un çekimleri için göl iki üç gün lagünün okyanusa döküldüğü yer kapatılıp üzeri tamamen buz tutturulmuş! Ve onyıllardır beki de ilk defa gölün üzerinde yürüyebilmiş insanlar! Çekimler sonrası hemen birkaç gün içinde normal haline geri dönmüş lagün.

Bot turumuzdan sonra otobüsümüze geri döndük. Biz de iyice yorulmuştuk, akşam yemeğimizi yiyeceğimiz Vik‘e kadar durmak yoktu. Şansımıza Vik’e vardığımızda hava birazcık da olsa aydınlıktı. Bütün otobüs restoranın yolunu tutarken, Seda ile biz sahile ve kayalıklara doğru koşmaya başladık. Gece oluyordu, vaktimiz çok kısaydı ama hem bu doğa harikalarını yakından görmek hem de fotoğraflamak istiyorduk. Sahil çok soğuk ve rüzgarlıydı. Dev kayalardan bir dalgakıran oluşturmuşlar deniz kenarında. Kayaların üzerinde seke seke ilerledik. Tripodu kurabilecek bir düzlük arayıp birkaç resim çektik. Hava iyice karardı, birden rüzgar da şiddetini arttırdı. Yağmur da yağmaya başlayınca artık daha fazla dayanamayıp otobüse geri koştuk. Yine de kesinlikle sahile indiğimize değdi. O soğuk ve karanlıkta denizdeki bazalt kayalıklar, ve yanlızca biz ikimiz vardık sahilde, gergin bir bilim-kurgu filmin içindeydik sanki….

İzlanda yazısının birinci bölümü için tıklayın: İzlanda’ya Giriş 101…
İzlanda yazısının ikinci bölümü için tıklayın: İzlanda 2 – Blue Lagoon ve Golden Circle (Mavi Lagün ve Altın Çember) 
İzlanda – 4: Büyük Final Kuzey Işıkları!

Onlar Ermiş Muradına, Biz Çıkalım Kerevetine..

Geçen seneki düğün fotoğrafları denememin ardından, bu sene yine iki ayrı düğünde arkadaşlarımın en mutlu anlarını belgeleme şansım oldu. Aslında düğünler Eylül ayındaydı ama fotoğrafların düzenlemesi yaklaşık 1 ay sürünce ancak fırsat bulup onları yazıya dönüştürebildim.
Düğünlerden ilki Türkiye’de Arzu ile Onur’un düğünüydü. Arzu benim üniversiteden sınıf arkadaşım ve çok yakın dostum. Üniversiteden sonra ayrı şehirlerde hayatlarımıza devam etmemiz dostluğumuzu hiç etkilemedi. Hani seneler geçse de ve siz sadece arada sırada görüşebilseniz de tekrar bir araya geldiğinde aynı sıcaklığı ve dostluğu yaşamaya kaldığınız yerden devam edersiniz ya, işte öyle.. Tanıdığım en kibar, en güzel ve en başarılı kadınlardan biri Arzu..
İş hayatındaki başarısında aşk hayatındaki mutlu birlikteliğinin de etkisi büyük tabii.. Onur’la yaklaşık 10 senedir mutlu ve huzurlu bir beraberlikleri var. Arzu ne kadar hareketliyse, Onur da bir o kadar sakin, soğukkanlı.. Büyük aşklarının sırrı bu dengede olsa gerek :)
Düğünden önceki gece Arzu’da kalınca, sabah erkenden başladım düğün günü hikayesini çekmeye (Belgesel (Hikaye) Düğün Fotoğrafçılığı), uyanır uyanmaz başladım Arzu’yu takibe :) Arzu ve Işıl teyzeyle (Arzu’nun annesi) beraber aheste aheste, bol sohbetli güzel bir kahvaltı yaptık. Arzu sık sık Onur’u arıyor, “ne alemdesin, ne zaman geleceksin, daha traş da mı olmadın?” şeklinde Onur’u yokluyordu.

Hazırlıklar bitince Onur’un da (biraz rötarlı) gelişiyle düğün mekanına doğru yola koyulduk.
Düğün İstanbul’da Moda Deniz Klubündeydi, ve muhteşem boğaz manzarası eşliğinde nikah ve düğün burada gerçekleşecekti. 
Akşam saat 18.30 gibi gelin ve damadın hazırlıkları bitti ve düğün mekanının fotoğrafçısıyla fotoğraf çekmeye gittiler. Gönül isterdi ki mekan fotoğrafçısından önce ben de birkaç portre fotoğraflarını çekebileyim ama vakit dar olunca maalesef ona fırsat olmadı.

Gün batımındaki Boğaza nazır nikah töreni, ardından enfes yemekler ve DJ eşliğindeki çılgın danslarla harika bir düğün oldu Arzu’yla Onur’un düğünü. Bence en bomba jest de dans pistinde bayan misafirlere dağıtılan dore rengi patiklerdi. Arzu ve ben dahil birçok bayan topuklu ayakkabılardan kurtulmanın verdiği rahatlıkla bir ohhh çekti ve gece bitene kadar doyasıya dans etti..
Mutluluğunuz daim olsun sevgili dostlar..
Not 1: O gün çektiğim fotoğraflardan küçük bir derleme :)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Not 2: Bu seneki ikinci düğün bir sonraki yazıya..
Not 3: Belgesel (Hikaye) Düğün Fotoğrafçılığı Hakkında 
Bizi izlemeye devam edin anacım!
S.

Bir Taşla İki Kuş: Amsterdam Türk Film Festivali

Ailecek en büyük tutkularımızdan bir tanesi sinema… Ne şanslıyız ki bizim gibi sinema tutkunları için Amsterdam cennetten bir köşe. Her sene birçok festivale ev sahipliği yapıyor, biz de Amsterdam’da gerçekleşen tüm film festivallerine gitmeye çalışıyoruz. Bununla da kalmıyoruz! Ben bir de festivallerde gönüllü çalışıp iki hobimi aynı anda gerçekleştiriyorum: Sinema ve fotoğrafçılık..
Her sene Ağustos ayında gerçekleşen Amsterdam Dünya Sinema Festivali’nde geçtiğimiz sene ve bu sene gönüllü fotoğrafçılık yaptım. Böylece festival camiasına ufak da olsa bir adım atmış oldum, hem de festival fotoğrafçılığı konusunda deneyim kazandım. 3-4 hafta önce bir de Amsterdam Türk Film Festivali olacağını öğrenince (bu sene 3. düzenlenen) hemen gönüllü fotoğrafçı arıyorlar mı diye araştırmaya başladım. Gel gör ki websitesinde konuya dair bir bilgi bulamadım ama yine de kısa bir mail atıp şansımı deneyeyim dedim. Tesadüf bu ya, festival görevlileri teklifime sıcak baktılar ve bana (ve diğer iki arkadaşıma – Andreia ve Oliver) bu görevi verdiler.

 

 
Bu sene Türkiye ile Hollanda arasındaki diplomatik ilişkilerin 400. yılı olması sebebiyle Dışişleri Bakanlığı’nın da desteklediği festival büyük bir bütçeyle hazırlanmıştı. Şehrin en güzel mimari yapılarından biri olan Pathe Tuschinski’de 20-23 Eylül tarihleri arasında gerçekleşen festivale ilgi çoktu. Türk sinemasının tanınmış yazar ve yönetmenleri ile tanışmak ve fotoğraflarını çekebilmek benim için heyecan vericiydi; Caner Alper (Zenne), Ümit Ünal (Nar), Barış Pirhasan (Kurtuluş Son Durak), Kadir Balcı (Turquaze) bu değerli isimlerden bazıları.. Ayrıca festivale katılan yönetmenlerin birkaçının hem filmlerini izleme hem de filmlerin gösterimleri ardından yönetmenlerle yapılan soru cevap kısımlarında fotoğraflarını çekme şansım oldu.

 

   
  
Festival kapsamındaki filmlerin hepsi birbirinden güzeldi.  Amsterdam’a bu festivali kazandıran ve programı itinayla hazırlayan 7Hills Foundation’ı ve tabii bütün değerli yönetmenleri, yazarları, yapımcıları, oyuncuları canı gönülden tebrik ediyorum. Umudum festivalin başarısını önümüzdeki senelerde artarak sürdürmesi ve özellikle Hollanda’da yaşayan Türklerin bu festivale sahip çıkması ve gereken ilgiyi göstermesi…
Sinema dolu günler!
Fotoğraflar: Seda Çınar Ceyhan 

Bir Tatlı Huzur Almaya Geldik, Chefchaouen’den…

Fas gezimizin sabırsızlıkla beklediğimiz durağına, Chefchaouen’e, Tanca’dan otobüsle 3 saatte varıyoruz.
Chefchaouen, Fas’ın iç kısımlarında Rif dağlarının eteklerine kurulmuş küçük ama sempatik bir kasaba. Denizden bu kadar uzak olup deniz kenarındaymış hissi yaratan bu kasaba, çivit mavisine boyanmış evleri sayesinde attığınız ilk adımdan itibaren sizi etkisine alıyor.
    
Fas’ta gezdiğimiz diğer şehirlerden (Marakeş, Tanca, Fes, Meknes, Volubilis) çok farklı bir yer burası.. Güzelim dağ  havası ve yeşil bitki örtüsüyle doğa dostlarını kendine hayran bırakan; günlük koşuşturmacadan uzaklaşıp kafasını dinlemek isteyenlere bolca huzur sunan Chefchaouen, midesine düşkün olanlar için de güzel lezzetler vaadediyor.

  

Yaklaşık 4 saatlik ziyaretimizde önce Chefchaouen’in sokaklarında kayboluyoruz ve bol fotoğraf çekiyoruz. Daracık sokaklarında çocuklar top oynuyor, kediler kapı kenarlarında dinleniyor, erkekler kahvede sohbet ediyor ve turistler kasaba meydanında gölgeleniyor.
 
Biz de iyice yorulunca kasaba meydanındaki bir restaurantta kendimize harika bir ziyafet çekiyoruz. Fas’daki tek lezzetli balık yemeğine dağların ortasındaki bu kasabada rastlamamız bizim için gerçekten enteresan ama hoş bir tecrübe oluyor..

 

Chefchaouen’e İspanyol ve Fransız gençlerin talebi yoğun ve bu talebi karşılamak üzere 200 otel ve pansiyon kurulmuş ufacık kasabaya. Biz buraya konaklamak amacıyla değil geçerken uğramak üzere geldiğimizden oteller hakkında pek fikrimiz yok ancak programımız bu kadar yoğun olmasa ya da daha uzun bir tatilimiz olsa kesinlikle burada 3-4 gün geçirmek isterdik.
Siz de benim gibi fotoğrafa meraklıysanız ya da kafanızı dinleyebileceğiniz küçük, huzurlu bir köşe arıyorsanız, burası tam size göre! Fas’a gitmişken bu şirin kasabaya uğramayı ihmal etmeyin, sizi hayal kırıklığına uğratmayacağına emin olabilirsiniz.
Fotoğraflar: Seda Cinar Ceyhan

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İntikam soğuk yenen bir yemektir…

Yok canım, kimseden intikam almaya çalıştığım falan yok.. Kavgadan gürültüden uzak, barıştan ve sevgiden yana bir insanım ben. Evet bazen çabuk sinirlenirim ama kin tutamam, hemen söner ateşim. Hatta yarına unuturum neye sinirlendiğimi. Ama gel gör ki intikam filmlerine bayılırım!  Kendi düğününde eski sevgilisi/patronu tarafından başına kurşun sıkılarak komaya sokulan ve karnındaki bebeği kaybeden, kanlı gelinin intikamını ise belki 3-4 kere izlemişimdir şimdiye kadar. Evet doğru bildiniz, Kill Bill’den bahsediyorum. Quentin Tarantino hayranı olup da Kill Bill’e hayran olmayan yoktur heralde.

İşte bu sebeptendir ki Amsterdam’da Kill Bill konulu bir fotoğraf çekimi düzenlendiğini duyar duymaz hemen başvurdum. Aktiviteyi Amsterdam’a birkaç yıl once taşınmış Amerikalı genç bir fotoğrafçı (Megan Alter) düzenliyordu, ve çekim için 3 model ayarlamıştı. Her biri filmden bir karakteri (O-Ren İshii, Budd, Gogo Yubari) canlandıracaktı ve katılan herkes 4 dakika boyunca modelleri yönlendirecek ve fotoğraflarını çekecekti. Toplamda etkinliğe katılan 15 kişi vardı ve 3 saat süren çekimler modeller için yorucu, fotoğraf çekenler için ise hem eğlenceli hem de zorlu geçti.
Çektiğim yüzlerce fotoğraf arasından en beğendiklerimi seçtim..
Bunun üstüne bir Kill Bill daha izlenir artık :)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Fotograflar: Seda Cinar Ceyhan
Modeller:  Louise Lam, Aubrey Reeves and/or Yanick Schults
Sac: Hairfashion by Leo
Kostum: Air-fashion
Produksiyon & Tasarim: Megan Alter Photography

Hollanda’nın LaLe Bahçeleri

Uzun bir aradan sonra tekrar merhabalar! Umarız havalarınız güneşli ve keyifleriniz yerindedir. Bloğumuza güneşli bir bahar gününden geriye kalan müthiş lale görüntüleri ve renk cümbüşüyle geri dönmenin sevinci içersindeyiz :)

Geçen sene Nisan ayında fotoğraf makinamı kapıp lale bahçelerini fotoğraflama niyetiyle yola çıkmış, ancak lale mevsimini kaçırdığım icin,  baş döndürücü kokular arasinda rengarenk sümbül fotoğrafları çekmiştim.
Bu sene ise lale mevsimini – sonlarına doğru olsa da – yakalama fırsatı bulduğum için çok mutluyum.. Dünyanın her yerinden binlerce turist ve dünyaca ünlü fotoğrafçılar her sene lale zamanı Hollanda’ya akın akın geliyorlar, şimdi neden olduğunu daha iyi anlıyorum! Kitaplarından ve videolarından çok şey öğrendiğim Byran Peterson bu fotoğrafçılardan birisi.. Her sene Nisan ayında düzenlenen 4 günlük fotoğraf kursuna kayıtlar bir sene önceden açılıyor hatta kurstan 6 ay önce kapanıyor. Talebin boyutunu siz düşünün artık :) Ben bu seneki kayıtları kaçırdım, başka bir bahara inşallah.. Kursla ilgili detaylı bilgi için tıklayınız  
  
Hollandalıların laleyi Türkiye’den aldıkları bilinen bir gerçek.. Hatırlarsınız daha geçen sene, dünyada eşi benzeri olmayan, sadece Erzurum’da yetişen bir lalenin  son kalan soğanlarını söküp yurtdışına götürmeye çalışan 2 Hollandalı sınır kapısında yakalanmıştı. İşte o denli bir lale çılgınlığı var bu ülkede. Ülkenin önemli bir ticaret ve turizm kaynağı laleler. Öyle ki 17.yüzyılın başlarında, Hollanda’nın Altın Çağı olarak bilinen dönemde ülkede laleler borsada alınıp satılıyormuş. Lale o dönemin en büyük statü sembolü haline gelmiş. Ender rastlanan lale soğanları hektar hektar arsa fiyatına alıcı bulabiliyormuş. Bu da Avrupa’nın Tulipomania adıyla bilinen ilk finansal krizine sebep olmuş ve bir çok insan bütün varlığını bu kriz sirasinda yitirmiş. Ancak Hollandalılar yaklaşık 400 yıldır binlerce farklı tür laleyi üretmeye devam etmişler ve dünyanın en büyük lale üreticisi haline gelmişler. Bugün Hollanda’da her sene 6 milyar lale soğanı ekiliyor ve dünyanın dört bir yanına ihrac ediliyor.

Peki bizde durumlar nasılmış diye ben de merak ettim, bloglardan biraz araştırdım: Anavatanı Orta Asya olan laleyi batıya ilk Türkler taşımış ve üretmiş. Tarihimizde bir döneme adını vermiş olan laleler sadece saray çevresinin değil halkın da merakını uyandırmış ve moda haline gelmiş. El sanatlarında, çinilerde, seramikte, kumaşlarda lale motifleri sıkça kullanılmaya başlanmış. Padişahlar kaftanlarını lalelerle süslemişler; şiirlere, hikayelere ve fermanlara konu olmuş laleler. Gel gör ki o dönemde Hollanda’ya  giden lale soğanları melezleme yoluyla, yeni türler elde edilerek Osmanlı İmparatorluğuna rakip bir durma gelmiş, hatta Osmanlı İmparatorluğundaki laleciliği geçmiş. Artık lale Osmanlı Devleti’ne Hollanda’dan getirilmeye başlamış.

Son dönemde ülkemizde laleler tekrar adından söz ettirmeye başladılar. Hem baharda bircok yeri susler oldular, hem de üretim bu sayede çok canlandı. Artık yılda 25 milyon lale üretiyor,  Türk Cumhuriyetleri’ne, Orta Doğu’ya hatta Hollanda’ya ihraç ediyormuşuz. Umarım Hollanda’da çektiğim lale fotoğraflarının çok daha güzellerini ilerde Türkiye’de açılmasını umut ettiğim lale bahçelerinde çekebilme şansım da olur..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Belgesel (Hikaye) Düğün Fotoğrafçılığı

Her şey bir doğum günümde Hakan’ın bana fotoğraf makinesi hediye etmesiyle başladı.. İlk baslarda sadece seyahate çıktıkça yanıma alıyordum makinemi, ya da Hakan’ı ziyarete Amsterdam’a gidişlerimde.. Aradan yıllar geçti, biz evlenmeye karar verdik, işte o zaman fotoğraf çekmeye iyiden iyiye merak saldım.. Niye mi?
Hakan’la evlilik planları yapmaya başlayınca herkes gibi ben de öncelikle bir yapılacaklar listesi çıkardım. Allah’tan ev kurma gibi bir derdim yoktu, o yüzden bütün enerjimi bu yapılacak islere verebilecektim. Düğünden 6 ay önce başladım araştırmalarıma (ne kadar erken o kadar iyi, stressiz olur benden söylemesi). Yapılacaklar listesinin ne kadar uzun olduğunu söylemeye gerek yok herhalde..Düğün yapanlar bilirler, o liste bitmez, sürekli ilaveler olur. Hatta düğün günü dahi ‘ah bilmem ne yapmayı nasıl unuttuk, hiç aklımıza bile gelmedi’ denen şeyler mutlaka çıkar. O yüzden ‘bir şey unutmuş olabilir miyim’ diye sıkıntı yapmaya gerek yok, yeni evlenecekler, sıkmayın hiç tatlı canınızı :) O gün sizin en mutlu gününüz olacak, olsun varsın, bişeyler eksik kalsın, sonrasında gülüp geçeceksiniz bunlara belki hatırlamayacaksınız bile ;)

Ha tabii unutulacak şey var unutulmayacak şey var..Hatta hatta kesinlikle atlanmaması gereken şeyler var.. Bunlardan ilki düğün tarihi almak ve düğün mekânını ayarlamak :) Gülmeyin, çok ciddiyim! Son zamanlarda Ramazan da yaz aylarına denk geliyor, düğün yapılacak cumartesiler çabucak kapılıyor, benden söylemesi..
İkincisi düğünde çalınacak müzik (eğer canlı müzik tercih etmiyorsanız, bir DJ ile anlaşın ve mutlaka playlist hazırlayın), üçüncüsü de düğünde fotoğraflarınızı çekecek fotoğrafçı. Müzik önemli çünkü düğünden sonra misafirlerinizin aklında kalacak tek şey ne yediklerinden ziyade düğünde ne kadar dans edip eğlendikleri olacak. Fotoğrafçı önemli çünkü aradan yıllar geçip geriye baktığınızda düğününüzden geriye iste o fotoğraflar kalacak (tabii kameraman da önemli ama kimsenin o saatler suren düğün videosunu açıp bi daha izlediğini sanmıyorum).
Kendi düğünümüz için fotoğrafçı ararken ince eleyip sık dokudum. Düğün fotoğrafçılığı konusunda okudukça, son dönemde klasik tip düğün fotoğrafçılığının popülaritesini oldukça yitirdiğini öğrendim. Artik çok az çift nikâh sonrasında gidip fotoğraf stüdyosunda doğallıktan uzak arka fonlar önünde önceden belirlenmiş pozları veriyor. Dijital fotoğraf makinelerinin kullanımının da yaygınlaşmasıyla birlikte artık stüdyoda fotoğraf çekme devri sona ermiş gözüküyor. Şimdilerde yeni moda ise hikâye ya da diğer adıyla belgesel düğün fotoğrafçılığı.. Peki, bu türü klasik düğün fotoğrafçılığından farklı kılan şey ne ola ki?
Bu türe belgesel niteliği kazandıran ve klasik türden ayıran en önemli faktör, fotoğrafçının düğün gününü gelin ve damada ilerde yaşatacak spontane fotoğraflar çekmesi.. Bence bu fotoğraf türünü en cezbedici kılan şey de bu.. Fotoğrafçının amacı o gün yaşanılan özel anları ve duyguları ön plana çıkararak doğal ve samimi fotoğraflarla bir düğün hikayesi ortaya çıkarmak..

 

Klasik düğün fotoğrafçılığından bir diğer farkı, çekim şartlarının çoğunlukla fotoğrafçının kontrolü dışında olması.. Bu da işin zorlu kısımlarından biri.. Stüdyoda çekilen fotoğraflarda kontrol edilebilir bir ışık düzenlemesi var iken, belgesel düğün fotoğrafçılığında fotoğrafçı mevcut ışık şartları altında, yanında taşıyabildiği ekipmanlarla (çoğunlukla harici flaş, bazen de softbox ve reflektörler) en özel anları yakalamaya çalışır.
İşin bir diğer zorlu kısmı da (belki de en kritik kısmı) işte o özel anların yakalanıp fotoğraflanmasıdır. Stüdyoda çekilen fotoğraflar planlı pozlar olduğu halde, düğün günü esnasında genellikle kendiliğinden gelişen bu anların çoğu plansızdır ve tekrarı mümkün değildir. Dolayısıyla da belgesel düğün fotoğrafçılığı, büyük dikkat, gözlem yeteneği ve öngörü gerektirir.

Peki fotoğrafların hepsi mi belgesel niteliğinde? Artık düğünde gelin, damat, aile, eş dost hiç mi poz veremeyecek? Toplu aile fotoğrafları tarihe mi karıştı? Arkadaşlarla beraber çekilmiş fotoğraflar yok mu artık? Olmaz olur mu.. Gelin ve damat eskiden stüdyoya gidip poz verirlerken şimdi o pozları çeşitli dış mekânlarda vermeyi tercih ediyorlar. Böylece dış mekân arka planlar fotoğrafa hem bir dinamizm kazandırıyorlar, hem de geriye hoş bir anı bırakıyorlar. Grup fotoğraflarına gelince, onlar çoğunlukla düğün hazırlık aşamasında ya da düğün esnasında çekiliyor.

Sonuç itibariyle kendi düğünüme fotoğrafçı ararken merak saldığım ve git gide beni kendi çeken bu fotoğraf türünü deneme fırsatına ve şerefine, arkadaşlarım Baran ve Özlem’in nazik teklifi sayesinde nail oldum. Geçtiğimiz yaz Temmuz ayında evlenen arkadaşlarım düğünlerinde sabahtan akşama kadar düğün günlerinde yanında olup onların bu mutlu günlerini görüntülememi istediler benden seve seve kabul ettim. Benim için çok önemli olan bu görevi yerine getirebilmek için günlerce hikâye düğün fotoğrafçılığı konusunda araştırmalar yaptım. O gün yapılması gerekenler, kullanılacak ekipmanlar, mutlaka çekilmesi gereken fotoğraflar (önemli anlar ve detaylar) vs.. Sonunda düğün günü gelip çattı. Heyecanım doruktaydı, hem korku hem de büyük bir sabırsızlık duyuyordum.. Öyle ki bir gece öncesinde heyecandan uyuyamamıştım!

Sabahın erken saatlerinde başlayıp gecenin ilerleyen dakikalarına kadar an be an gelin ile damadı takip edip fotoğraflarını çektim. Maalesef nikâh salonunda fotoğraf çekmeme izin vermediler, ve düğün mekânındaki çekimler de sınırlı sayıda kaldı (nikâh salonu ve düğün mekânında mevcut anlaşmalı fotoğrafçı olması nedeniyle) ancak buna rağmen yaklaşık 1400 fotoğraf çekmiş olduğumu fark edince ben bile sasırdım :)
Tabii iş, fotoğrafların çekimiyle bitmiyor, daha sonrasında onların renk ayarlarının ve düzeltmelerinin yapılması geliyor.. İtiraf etmeliyim ki, isin bu kısmı oldukça zahmetli, ama sonuçlarına kesinlikle değiyor!
Eh o zaman lafı daha fazla uzatmadan o gün çektiğim fotoğraflardan küçük bir derlemeyi beğeninize sunayım :)
Bir Not: Bir sonraki düğün yazısı için tıkla..
 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Amsterdam’da Ziyafetin Diğer Adı: Fotoğraflarla Köşebaşı

Yurtdışında yaşamaya başlayınca insan en çok kendi mutfağının yemeklerini özlüyor. Biz elimizden geldiğince özlediğimiz yemekleri evde yapmaya çalışıyoruz ama arada sırada insan bir restorana gidip mezelerle masayı donatmak ve sevdikleriyle keyfince yemek yemek istiyor.
Amsterdam’da yaşayan birçok Türk gibi biz de özlediğimiz Türk yemeklerini, mezeleri ve et yemeklerini yiyebileceğimiz bir restoran aradık durduk. Sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen Türk restoranlarına geçtiğimiz haftalarda bizi çok heyecanlandıran yeni bir tanesi eklendi: Köşebaşı. Türkiye’nin en sevilen restoranlarından olan Köşebaşı; Atina, San Paolo, Bahreyn ve Dubai’den sonra restoran zincirine böylece Amsterdam’ı da eklemiş oldu.
Köşebaşı’nın açılmasının ‘Amsterdam’da ziyafetin diğer adı’ olmasının dışında benim için ayrı bir önemi daha var. Restoranın ortakları Köşebaşı’nın hem iç mekan hem de açılış partisinin fotoğraflarını çekecek bir fotoğrafçı ararlarken sevgili eşimin teklifiyle bu görevi bana ve Hakan’a verdiler. Biz de açılış gününde bu görevi yerine getirmek üzere yerimizi aldık.
Köşebaşı Amsterdam’ın ortakları, yemeklerin Türkiye’dekilerle aynı lezzette olması için Köşebaşı Türkiye’den iki kıdemli şefi Amsterdam’a getirmişler. Biri Türkiye’deki Köşebaşı lokantalarının baş aşçısı Sezai Çelikbaş, kendisi bir aylığına geldiği Amsterdam’dan Köşebaşı’nın açılışından sonra ayrılarak Türkiye’ye geri dönecek.. Diğeri ise 9 yıldır Köşebaşı’nda aşçılık yapan usta şef Orhan Demir. O ise Amsterdam’da devamlı şef olarak kalacak ve enfes yemekler yapmaya devam edecek.. Açılışa gelen misafirler, işte bu iki kıdemli şefin elinden Hollanda bayraklı kürdanlara geçirilmiş leziz et yemeklerini yiyerek unutulmaz bir ziyafet çektiler. Tabii biz de bir yandan fotoğraf çekip diğer yandan o güzelim etleri höpürdettik ;)
Köşebaşı’nın yemekleriyle ilgili daha sonra ayrıca bir yazı yazacağız ama merak edenler için özellikle Şaşlık ve Tarsusi kebabına bayıldığımızı belirteyim. Bu yazının konusu sebebiyle şimdilik sizi restoranın iç mekân ve açılış fotoğraflarıyla başbaşa bırakıyorum :)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Açılış fotoğraflarının devamı :

Kosebasi Acilis Fotograflari 1 ve Kosebasi Acilis Fotograflari 2

Köşebaşı Adres: Amsteldijk 25, 1074 HS, Amsterdam 
Rezervasyon Tel: 020 – 662 77 77
http://www.kosebasi.com
Not: Köşebaşı Amsterdam’ın ortaklarına mekan ve açılış fotoğraflarını çekme görevini bize verdikleri için teşekkür ediyorum.
S.