Rüya Gibi bir İtalyan Düğünü

Nerde kalmıştık? Hmm düğünler diyorduk, araya başka yazılar girdi.. Bu sene çektiğim düğün fotoğraflarına kaldığımız yerden devam edecek olursak; geçtiğimiz Eylül ayında evlenen diğer çift ise Federico ile Carlottaydı. Her ikisi de İtalya’nın Verona şehrinde doğup büyümüşler, ancak tanışmaları çok sonralara denk gelmiş.. Federico ile Hakan 2005-2007 yılları arasında Barselona’da aynı üniversitede yükseklisans yaptılar. Ben de yükseklisansım Şubat 2007’de bitince 3-4 ay Barselona’ya dil kursuna gitmiş ve orada Federico’nun da aralarında bulunduğu Hakan’ın Barselona arkadaş grubuyla tanışmıştım. Hatta hep birlikte o yaz Türkiye’nin güney sahillerinde araba kiralayıp bir haftalık road trip (arabayla tur) yapmışlığımız bile var.. O tarihlerde Federico (kısaca Fede) ile Carlotta hala birlikte değillerdi, tanışmaları bundan sonraki döneme denk geliyor.

FC01

Sonraki senelerde Carlotta da gruba katıldı. Allahım bu ne şeker ne candan bir kızdı! Fede’yle beraber Roma’da kaldıkları evlerini ziyaret ettiğimizde bizi nasıl da iyi ağırlamışlardı! Birbirine sırılsıklam aşık oldukları da her hallerinden belliydi. Fede, Carlotta ve gruptaki diğer çocuklarla birbirimizi belki senede bir kez görebildik ama yakın arkadaşlığımız sürdü, bugünlere geldi. Bizim düğünümüze tam kadro gelen sevgili dostlarımız, bizi çok  mutlu etmişlerdi. Bu sene iade-i düğün ziyareti yapma sırası bizdeydi. Önce Fede’den evlenme teklifi ettiğine dair kısa bir mail geldi ve en az onlar kadar sevindik bu habere! Sonrasında evlilik tarihini ve yerini belirlediklerine dair bir haber daha..
FC02
Hakan da ben de dostlarımızın düğünü için Verona’ya gitmek için sabırsızlanıyorduk. Erkenden biletlerimizi aldık, ben de fotoğraflarını çekebilmek için iznimi aldım :) İlk defa bir Katolik düğününe katılacaktık, dolayısıyla sürprizleri bol bir düğün bizi bekliyordu.
Verona’ya düğünden bir gün önce vardığımızda hava günlük güneşlik, sıcacıktı.. Hava durumu bir gün sonrası için yağmurlu gösteriyordu ve düğünün bir kısmı açık havada planlanmıştı. Bu bize İstanbul ve İzmitte yağmur tahminleri yapılan 10 Temmuz 2010 gününü, kendi düğün günümüzü hatırlattı. Biz şanslıydık, o gün İstanbul’u sular seller götürürken, düğünü yapacağımız İzmitteki düğün mekanına bir damla yağmur düşmemişti ve açık havada gönlümüzce eğlenmiştik. Aynısını Fede ve Carlotta için de gönülden diliyorduk..

FC03

Geldiğimizi Fede’ye haber verince, düğün için son kontrolleri yapmak üzere beraber düğün mekanına gitmeye davet ettiler. Düğün mekanına yaklaşırken gözlerimize inanamadık. Düğünü yapacakları mekanın ismi Villa Novare idi ve üzüm bağlarıyla çevrili, tek bir şişesi yüzlerce euro olan ünlü Amarone şaraplarının üretildiği Valpolicella bölgesinde bulunuyordu. 18. Yüzyıldan kalma bu Villa, bir ana bina, iki de kanattan oluşuyordu, büyük bir ön ve arka bahçesi ve küçük bir gölü vardı. Ana binanın girişinde Yunan ve Roma heykelleri bulunuyordu. Kilisedeki evlilik töreninin ardından konuklar Villa’ya getirilecek, önce arka bahçedeki gölün etrafında kokteyl gerçekleşecek, ardından da ana yemek büyük salonda verilecekti. Ancak hava durumunun yağmurlu göstermesi sebebiyle farklı bir kokteyl alanı ayarlanması gerekiyordu. Beraber villanın bahçesini ve kapalı diğer yerlerini gezdik ve Fede ve Carlotta’ya seçimlerinde elimizden geldiğince yardım edip, onları rahatlatmaya çalıştık..

FC1.1

Villanın gerçek sahipleri masrafların altından kalkamayıp ekonomik zorluğa düşünce villayı satmak zorunda kalmışlar. Villanın yeni sahipleri olan Mosconi ailesi yıllarca kendi bağlarından topladıkları üzümleri Amarone ile Recioto şaraplarının üretiminde kullanmışlar ve şaraplarını villanın alt katında bulunan geniş şarap mahzenindeki devasa ahşap fıçılarda saklayıp yıllandırmışlar.
FC1.2-2
Şarap mahzeninden ”şimdi bu fıçılardaki şaraplar kimbilir ne kadar değerli ve lezzetlidir” diyerek ayrıldık ve akşam ana yemeğinin sunulacağı büyük salona vardık. Salonun boyu iki kat yüksekliğindeydi, dar bir balkonu vardı. Duvarlar ve tavan doğayı ve tarımı canlandıran frescolarla süslenmişti. Gerçekten büyüleyici ve romantik bir mekan seçmişti dostlarımız, hayran kalmamak elde değildi.
Artık şehre dönme vakti geldi, Fede’ler bizi bırakıp son kalan işlerini tamamlamak üzere evlerine gittiler. Biz de akşama kadar Verona’nın sokaklarında gezip şehri keşfettik. Fede ile Carlotta’nın misafirperverliği düğünlerine de yansımıştı. Bizim gibi bir gün önceden gelen misafirleri için akşam şehir merkezinde Aperatif hazırladılar. Keyifli bir akşam geçirdik. Bu daha başlangıçtı..

Verona

Düğün günü öğleden sonra saat 4’te şehrin merkezindeki Duomo Kilisesinde buluştuk ve içeri girdik. Fede heyecanlı bir şekilde Carlotta’nın kiliseye varışını bekliyordu. Sonra Carlotta rüya gibi gelinliği ve güzelliğiyle herkesin gözlerini kamaştırarak kiliseden içeri girdi. Babası yıllar önce vefaat ettiği için okuldan sevdiği bir öğretmeni yürüttü onu kilisenin koridorunda.. Mutluluğu yüzünden okunuyordu, ben de fotoğraflarını çekiyordum.

FC2

Beni baştan tembihlediler. Rahip konuşma yaparken kesinlikle fotoğraf çekilmesini istemiyor, ama konuşmadığı zamanlarda çekebilirsin istediğin gibi diye. Törene müdahale etmemek için, genelde fotoğrafları arkadan çektim. Ancak bir ara dayanamayıp attım kendimi ön saflara :)

FC3

Dedim ya ilk defa bir kilise düğününe şahit oluyorduk ve törenle ilgili pek bilgimiz yoktu. Töreni bizim törenler gibi 5-10 dakika beklerken, rahibin konuşması, evlenecek olan çiftin yakınlarının konuşmaları ve kutsal ekmekten yeme ile birlikte tören yaklaşık 1,5 saat sürdü!
FC4
Törenin sonuna doğru ailelerin gözleri mutluluktan dolu dolu olmuştu. Tebrik ve iyi dileklerini evlenen çifte ilettiler ve herkes kiliseden dışarı çıktı. Fede ve Carlotta herkesin çıkmasının ardından kiliseden el ele çıktılar ve bir pirinç yağmuruna tutuldular!! Neden pirinç atılır diye sorduğumuz çoğu kişi aslında neden atıldığını bilmiyordu ama bir avuç da onlar atıyordu. Sonradan öğrendik ki ta eski Romadan kalma bir alışkanlıkmış bu.. O kadar eski ki neden olduğunu unutmuş herkes :) Bir çeşit tahıl, genelde de buğday atılırmış düğün törenlerinde evlenenlere ve ziyaretçiler bu şekilde evli çifte bir ömür boyu bereket ve refah dilerlermiş..

FC5

Herkes çılgınlar gibi pirinç attı yeni evli çifte! Öyle ki havada uçuşan pirinçlerden birkaçı Fede’nin kulağına bir kısmı da Carlotta’nın saçına takıldı :)
FC6
Ardından aile fotoğrafları çekildi. O ana kadar yagmurdan eser yoktu..

FC7

FC8

Yeni evli çift, arkadaşlarının sürpriz olarak süslediği gelin arabasına, eski bir arabaya binip düğün mekanına doğru yola çıktılar ve yagmur basladi… Biz de otobüslerle onların peşinden yola çıktık.
FC9
Villa’ya vardığımızda hepimiz açlıktan ölüyorduk ve karşımıza çıkan kokteyldeki yemekler karşısında kendimizi kaybettik! Onlar ne lezzetli kanepelerdi yarabbim!

FC10

Kokteyle sonradan katılan Fede ile Carlotta girişte iki tane güvercin uçurdular. Güvercin uçurmanınsa farklı anlamları var. Biri evli çiftin yepyeni, saf bir başlangıç yapması, diğeri de evlerinin ömür boyu huzurlu ve barış içinde olması..

FC20

FC21
Kokteylin ardından büyük salona geçildi ve yemek ziyafeti orada devam etti. Ardı ardına gelen tabakları tok olmamıza rağmen silip süpürüyor, balkabaklı makarnadan ikinci bir tabağı söylüyorduk. Nasılsa dansta eritiriz diye kendimizi avutuyor, bugünlük kendimize izin veriyorduk :)

FC13

FC14

Yemeğin ardından her masadan birileri kalkıp konuşmalar yaptı, malesef İtalyanca olduğundan pek birşey anlamadık söylenenlerden. Sonra Fede ve Carlotta bize harika bir dans gösterisi yaptılar ve hediyeler açıldı.

FC19-2 FC15

En nihayetinde gece 1de kendimizi dans pistine atabildik. Dans pistinin hazırlandığı yerde ise envai çeşit tatlı bizleri bekliyordu. Zaafiyet geçirmekten korksak da tatlılara da hayır diyemedik. İtalya’daki düğün midelerimiz için tam bir ziyafet olmuştu.

FC16

Gece 02.30da otobüsler bizi şehre bıraktı ve artık yaşlanmış vücutlarımız ısrarla uyku istediği için yarın sabah kahvaltıda buluşmak üzere herkesle vedalaştık. Bu İtalyan düğünü beklentilerimizin çok çok üzerinde gerçekleşmişti. Verona’yı da düğün vesilesiyle de görmüş olduğumuza sevinmiştik.
Pazar Fede ile Carlotta yine bizleri yalnız bırakmamış ve gitmeden yanımıza uğramışlardı.. Mükemmel ev sahipliği yapmışlardı ve onlara bir şekilde bu güzel düğün için kendi fotoğraflarımla teşekkür edecek olmama seviniyordum. Hakan’ın da fotoğraf asistanlığı takdire şayandı doğrusu :)
Yaklaşık 1 ay sonra dostlarımızın fotoğraflarını düzenlendim ve kendilerine gönderdim. Beğenilerini ve teşekkürlerini bir değil defalarca ilettiler, bu beni daha da mutlu etti. Umarım evliliklerinin bereketine ve huzuruna bir nebze de benim fotoğraflarımın katkısı olsun :)

Mad Men Fotoğraf Çalışması

scc6
Birkaç ay önce ilkine katıldığım fotoğraf atölye çalışmalarının ikincisi geçtiğimiz ay yine Amsterdam’da Megan Alter tarafından organize edildi ve konu olarak bu sefer Mad Men seçildi. Mad Men birçoğunuza tanıdık gelecektir, hani şu 1960larda Amerikada geçen, Amerikanın reklam dünyasını konu alan, 15 Emmy ve 4 Golden Globe ödüllü meşhur Amerikan dizisi.. Ne yalan söyliyim, konusu itibariyle dizi ilk başlarda hiç ilgimi çekmemişti. Neden sonra, sırf onca insan bu diziyi neden bu kadar seviyor ve bu dizi bu kadar ödül alıyor acaba diye merak edip 1-2 bölüm izleyince birden ben de Man Men delisi olmuştum.. Bütün bölümlerini büyük bir heyecanla ve ilgiyle seyretmiş, tüm sezonları 2-3 hafta içinde bitirmiştim.
scc8
Diziye bakış açımı 180 derece değiştiren şey ne miydi? Şöyle özetleyeyim: dizi sadece 1960lardaki reklamcılık sektörüne değil dönemin Amerikan toplumuna ve kültürüne de ayna tutuyor. Sigara ve alkölün işte, evde, hatta hamilelikte yaygın bir şekilde içilmesi gibi günlük alışkanlıklardan tutun da,  ırkçılık, kimlik çatışması, karşı kültür, kadın-erkek eşitsizliği, feminizme kadar birçok toplumsal gerçek gözler önüne seriliyor. Ayrıca 60ların önemli siyasi olaylarını da karakterlerin hayatları üzerinden aralara serpiştirmekten geri kalmıyor. Dönemin iş hayatını, toplumsal ve siyasi olaylarını  incelikle yansıttığı için de onca ödülü toplamış olmasına pek şaşırmamak gerek..
scc4
Diğer taraftan eğer modaya meraklıysanız, ve 60ların modasını tekrar yaşamak isterseniz Mad Men tam aradığınız dizi.. Dönemin giyim kuşamını, stilini gerçekten çok güzel yansıtıyor. İnsanın saçlarını 1960 modasına sokası, Betty Draper’in giydiği o kabarık etekli elbiselerden giyesi geliyor. Erkeklerin giyim tarzı da klasik ama bir o kadar şık. Bence 1960lar modasının tek sıkıntısı göbek deliği hizasındaki pantalonlar. Tamam 1960larda ben daha embriyo bile değildim ama çocukluğumda yüksek belli pantalonlardan giydiğimi bal gibi hatırlıyorum, ama gel gör ki pek hatırlamak istemiyorum.. off neydi o pantalonlar oyle.. iyi ki zamanla değişmiş pantalon belleri :))
scc9
Neyse lafı daha fazla uzatmayayım, gelelim fotoğraf çalışmasına.. 11 fotoğrafçı, 5 model, 4 stilist, ve 1 kameramanın bir araya geldiği atölye çalışmasının ardından benim çektiğim fotoğrafları sizlerle paylaşmak isterim. Benim favorilerim siyah beyaz portreler.. Sizin favoriniz hangisi? Yorumlarınızı bekliyorum ;)
Fotoğraflar: Seda Çınar Ceyhan
Modeller: Katherien Broug, Nathan Meijer, I.S, Sofıa Sikkes, Leroy Soethoudt
Stil: Babet van Peer
Saç: Stoel 10 HairDo
Makyaj: Lubna Oulad
Kostüm: eloise-est-mignonne.com
Prodüksiyon: Megan Alter Photography
scc1
scc16
scc17
scc7
scc12
scc10
scc5
scc11
scc3
scc2
scc14
scc13
scc15

Onlar Ermiş Muradına, Biz Çıkalım Kerevetine..

Geçen seneki düğün fotoğrafları denememin ardından, bu sene yine iki ayrı düğünde arkadaşlarımın en mutlu anlarını belgeleme şansım oldu. Aslında düğünler Eylül ayındaydı ama fotoğrafların düzenlemesi yaklaşık 1 ay sürünce ancak fırsat bulup onları yazıya dönüştürebildim.
Düğünlerden ilki Türkiye’de Arzu ile Onur’un düğünüydü. Arzu benim üniversiteden sınıf arkadaşım ve çok yakın dostum. Üniversiteden sonra ayrı şehirlerde hayatlarımıza devam etmemiz dostluğumuzu hiç etkilemedi. Hani seneler geçse de ve siz sadece arada sırada görüşebilseniz de tekrar bir araya geldiğinde aynı sıcaklığı ve dostluğu yaşamaya kaldığınız yerden devam edersiniz ya, işte öyle.. Tanıdığım en kibar, en güzel ve en başarılı kadınlardan biri Arzu..
İş hayatındaki başarısında aşk hayatındaki mutlu birlikteliğinin de etkisi büyük tabii.. Onur’la yaklaşık 10 senedir mutlu ve huzurlu bir beraberlikleri var. Arzu ne kadar hareketliyse, Onur da bir o kadar sakin, soğukkanlı.. Büyük aşklarının sırrı bu dengede olsa gerek :)
Düğünden önceki gece Arzu’da kalınca, sabah erkenden başladım düğün günü hikayesini çekmeye (Belgesel (Hikaye) Düğün Fotoğrafçılığı), uyanır uyanmaz başladım Arzu’yu takibe :) Arzu ve Işıl teyzeyle (Arzu’nun annesi) beraber aheste aheste, bol sohbetli güzel bir kahvaltı yaptık. Arzu sık sık Onur’u arıyor, “ne alemdesin, ne zaman geleceksin, daha traş da mı olmadın?” şeklinde Onur’u yokluyordu.

Hazırlıklar bitince Onur’un da (biraz rötarlı) gelişiyle düğün mekanına doğru yola koyulduk.
Düğün İstanbul’da Moda Deniz Klubündeydi, ve muhteşem boğaz manzarası eşliğinde nikah ve düğün burada gerçekleşecekti. 
Akşam saat 18.30 gibi gelin ve damadın hazırlıkları bitti ve düğün mekanının fotoğrafçısıyla fotoğraf çekmeye gittiler. Gönül isterdi ki mekan fotoğrafçısından önce ben de birkaç portre fotoğraflarını çekebileyim ama vakit dar olunca maalesef ona fırsat olmadı.

Gün batımındaki Boğaza nazır nikah töreni, ardından enfes yemekler ve DJ eşliğindeki çılgın danslarla harika bir düğün oldu Arzu’yla Onur’un düğünü. Bence en bomba jest de dans pistinde bayan misafirlere dağıtılan dore rengi patiklerdi. Arzu ve ben dahil birçok bayan topuklu ayakkabılardan kurtulmanın verdiği rahatlıkla bir ohhh çekti ve gece bitene kadar doyasıya dans etti..
Mutluluğunuz daim olsun sevgili dostlar..
Not 1: O gün çektiğim fotoğraflardan küçük bir derleme :)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Not 2: Bu seneki ikinci düğün bir sonraki yazıya..
Not 3: Belgesel (Hikaye) Düğün Fotoğrafçılığı Hakkında 
Bizi izlemeye devam edin anacım!
S.

Bir Taşla İki Kuş: Amsterdam Türk Film Festivali

Ailecek en büyük tutkularımızdan bir tanesi sinema… Ne şanslıyız ki bizim gibi sinema tutkunları için Amsterdam cennetten bir köşe. Her sene birçok festivale ev sahipliği yapıyor, biz de Amsterdam’da gerçekleşen tüm film festivallerine gitmeye çalışıyoruz. Bununla da kalmıyoruz! Ben bir de festivallerde gönüllü çalışıp iki hobimi aynı anda gerçekleştiriyorum: Sinema ve fotoğrafçılık..
Her sene Ağustos ayında gerçekleşen Amsterdam Dünya Sinema Festivali’nde geçtiğimiz sene ve bu sene gönüllü fotoğrafçılık yaptım. Böylece festival camiasına ufak da olsa bir adım atmış oldum, hem de festival fotoğrafçılığı konusunda deneyim kazandım. 3-4 hafta önce bir de Amsterdam Türk Film Festivali olacağını öğrenince (bu sene 3. düzenlenen) hemen gönüllü fotoğrafçı arıyorlar mı diye araştırmaya başladım. Gel gör ki websitesinde konuya dair bir bilgi bulamadım ama yine de kısa bir mail atıp şansımı deneyeyim dedim. Tesadüf bu ya, festival görevlileri teklifime sıcak baktılar ve bana (ve diğer iki arkadaşıma – Andreia ve Oliver) bu görevi verdiler.

 

 
Bu sene Türkiye ile Hollanda arasındaki diplomatik ilişkilerin 400. yılı olması sebebiyle Dışişleri Bakanlığı’nın da desteklediği festival büyük bir bütçeyle hazırlanmıştı. Şehrin en güzel mimari yapılarından biri olan Pathe Tuschinski’de 20-23 Eylül tarihleri arasında gerçekleşen festivale ilgi çoktu. Türk sinemasının tanınmış yazar ve yönetmenleri ile tanışmak ve fotoğraflarını çekebilmek benim için heyecan vericiydi; Caner Alper (Zenne), Ümit Ünal (Nar), Barış Pirhasan (Kurtuluş Son Durak), Kadir Balcı (Turquaze) bu değerli isimlerden bazıları.. Ayrıca festivale katılan yönetmenlerin birkaçının hem filmlerini izleme hem de filmlerin gösterimleri ardından yönetmenlerle yapılan soru cevap kısımlarında fotoğraflarını çekme şansım oldu.

 

   
  
Festival kapsamındaki filmlerin hepsi birbirinden güzeldi.  Amsterdam’a bu festivali kazandıran ve programı itinayla hazırlayan 7Hills Foundation’ı ve tabii bütün değerli yönetmenleri, yazarları, yapımcıları, oyuncuları canı gönülden tebrik ediyorum. Umudum festivalin başarısını önümüzdeki senelerde artarak sürdürmesi ve özellikle Hollanda’da yaşayan Türklerin bu festivale sahip çıkması ve gereken ilgiyi göstermesi…
Sinema dolu günler!
Fotoğraflar: Seda Çınar Ceyhan 

İntikam soğuk yenen bir yemektir…

Yok canım, kimseden intikam almaya çalıştığım falan yok.. Kavgadan gürültüden uzak, barıştan ve sevgiden yana bir insanım ben. Evet bazen çabuk sinirlenirim ama kin tutamam, hemen söner ateşim. Hatta yarına unuturum neye sinirlendiğimi. Ama gel gör ki intikam filmlerine bayılırım!  Kendi düğününde eski sevgilisi/patronu tarafından başına kurşun sıkılarak komaya sokulan ve karnındaki bebeği kaybeden, kanlı gelinin intikamını ise belki 3-4 kere izlemişimdir şimdiye kadar. Evet doğru bildiniz, Kill Bill’den bahsediyorum. Quentin Tarantino hayranı olup da Kill Bill’e hayran olmayan yoktur heralde.

İşte bu sebeptendir ki Amsterdam’da Kill Bill konulu bir fotoğraf çekimi düzenlendiğini duyar duymaz hemen başvurdum. Aktiviteyi Amsterdam’a birkaç yıl once taşınmış Amerikalı genç bir fotoğrafçı (Megan Alter) düzenliyordu, ve çekim için 3 model ayarlamıştı. Her biri filmden bir karakteri (O-Ren İshii, Budd, Gogo Yubari) canlandıracaktı ve katılan herkes 4 dakika boyunca modelleri yönlendirecek ve fotoğraflarını çekecekti. Toplamda etkinliğe katılan 15 kişi vardı ve 3 saat süren çekimler modeller için yorucu, fotoğraf çekenler için ise hem eğlenceli hem de zorlu geçti.
Çektiğim yüzlerce fotoğraf arasından en beğendiklerimi seçtim..
Bunun üstüne bir Kill Bill daha izlenir artık :)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Fotograflar: Seda Cinar Ceyhan
Modeller:  Louise Lam, Aubrey Reeves and/or Yanick Schults
Sac: Hairfashion by Leo
Kostum: Air-fashion
Produksiyon & Tasarim: Megan Alter Photography

Amsterdam’da 3 Fotoğraf Sergisi

Yine kış kapıya dayandı, havalar soğumaya günler kısalmaya başladı. Eğer siz de benim gibi fotoğraf çekmeye meraklıysanız, bunun ne yazık ki daha az açık hava fotoğrafı demek olduğu fikrine katılırsınız sanırım. Diğer yandan hava şartlarının fotoğrafa olan ilginizi azaltmasına izin vermek istemiyorsanız, size Amsterdam’da 3 yeni fotoğraf sergisi önerisinde bulunabilirim. Hem fotoğraf dünyasının yeniliklerinden kopmamış hem de yeni projeleriniz için fikir edinmiş olursunuz ;)
Sergilerin ilki Scarlett Hooft Graafland’ın Soft Horizons adlı sergisi.. Amsterdam’ın ilk fotoğraf müzesi olan Huis Marseilles Fotoğraf Müzesi sergiye ev sahipliği yapıyor. Klasik bir mimariye sahip olan bina 1665 yılında Isaac Focquier adlı bir Fransız tüccarı tarafından yaptırılmış. Focquier, Marseille’den gemisini yükleyip Amsterdam’a gelmiş ve bu eve yerleşmiş. Kendisini getiren gemi ve yükleri sayesinde zenginleşmiş ve evinin ön cephesine Marseille limanının taştan haritasını asmış. Sonrasında evini satmış olsa da taştan harita bugün müze olan binanın ön cephesinde durmaya devam ediyor. 300 yıllık mimarisini aynen korumaya devam eden binanın bir de arka bahçesi var ki bahar ve yaz aylarında yapılacak müze ziyareti esnasında mutlaka vakit geçirmeye değer.

     

Gelelim serginin kendisine.. Hem heykeltraş hem de fotoğrafçı olan Scarlett Hooft Graafland, ilk defa bu büyüklükte tek kişilik bir sergi açıyor. Fotoğraflarda kullandığı arka planlar serginin ismini destekler nitelikte; dingin olduğu kadar bir o kadar da görkemli doğa manzaları..Kendisi Hollanda doğumlu olan sanatçı fotoğrafların çekimi için Çin’e, Bolivya’nın tuzlalarına, Kuzey Kanada’nın kutup düzlüklerine ve İzlanda’nın lav alanlarına gitmiş, ve  yardımcı malzemeler (toplar, balonlar) ile yerli halkın fotoğraflara katılımı sayesinde etkileyici kompozisyonlar yakalamış. Her geçen gün daha fazla zarar gören doğayı, yitirilen gelenekleri ve becerileri fotoğraf aracılığıyla gözler önüne seren Graafland, renkleri ustaca kullanışı ve yarattığı sürreal kompozisyonlarıyla fark yaratan bir fotoğrafçı..

Sergi, 11 Aralık 2011 tarihine kadar Huis Marseille’de ziyaretçileri etkilemeye devam edecek.
http://www.huismarseille.nl/en/exhibition/scarlett-hooft-graafland
Sergilerin ikincisi Tarihi Yahudi Müzesi’nde (Jewish Historical Museum) gerçekleşen Saul Leiter’in New York Reflections adlı sergisi. 1930 yılında kurulan müze, Yahudi’lerin (özellikle Hollandalı Yahudilerin) 400 yıllık tarihine ve yaşamlarına ışık tutuyor. Aynı zamanda oldukça zengin kalıcı kolleksiyonunda Yahudi sanatçıların çalışmalarına yer veriyor. Kendisi de bir Yahudi olan Amerikalı fotoğrafçı ve ressam Saul Leiter’in Hollanda’da ilk defa açılan sergisi müzenin en alt katında ziyaret edilebiliyor.
    
Gençliğinde hahamlık eğitimi alan Saul Leiter, 23 yaşında din eğitimine son verip New York’a taşınır ve ressam olmaya karar verir. Soyut ekpresyonist ressam Richard Pousette-Dart ve fotoğrafçı W. Eugene Smith’in teşvikleriyle fotoğrafçılığa soyunur. Henri Cartier-Bresson’un çalışmalarını keşfeden Leiter, 35mm Leica’sı ile New York sokaklarında fotoğraflar çekmeye başlar ve çektiği siyah beyaz o dönem büyük yankı uyandırır. Siyah-beyaz sokak fotoğrafları çeşitli sergilerde gösterilmeye başlanır. New York Fotoğrafçılar Okulu’nun kurucularından biri olan Leiter, daha sonra renkli fotoğraflar çekmeye başlar ve sonraki 20 yıl boyunca moda fotoğrafçılığı yapar. Kullandığı soyut şekiller ve kökten yaratıcı tarzı ile zamanının meslektaşları arasından sıyrılır, ve ressam-fotoğrafçı olarak ün kazanır. Bir yandan moda fotoğrafçılığı sayesinde para kazanmaya devam ederken, diğer yandan sokaklarda fotoğraf çekmeyi de ihmal etmez, ancak bu fotoğrafların çoğu senelerce film halinde evindeki kutularda saklı kalır, ta ki geçtimiz 3-4 seneye kadar..
Erken dönem ve renkli fotoğrafçılığın en önemli isimlerinden biri olan Leiter’in saklı kalmış fotoğrafları geçtiğimiz yıllarda saklı oldukları kutulardan çıktı ve teker teker basıldı. Bu sayede 1950’lerden bu yana New York sokakların’da çektiği renkli fotoğraflar gün yüzüne çıkmış oldu. Saul Leiter, renkleri bir ressam ustalığıyla kullanışı, soyut kompozisyonları, resim ile fotoğrafı harmanlayışı ve hayalciliğiyle son 40-50 yılın ticari olmayan tek renkli fotoğrafçısı..  New York Reflections sergisi ise Tarihi Yahudi Müzesi’nde 4 Mart 2012 tarihine kadar ziyaret edilebilir.
http://www.jhm.nl/actueel/tentoonstellingen/saul-leiter
Geldik yazımızın son sergisine.. Amsterdam’ın son zamanlarda giderek markalaşan fotoğraf müzesi FOAM’un her sene yenisini düzenlediği Yetenek 2011’de (Talent 2011) bu yıl seçilen 15 genç yeteneğin çalışmaları sergileniyor. Aralarından birkaç tane fotoğrafçının çalışmalarını ben çok beğendim, aşağda görebilirsiniz.
Ina Jang (Güney Kore)
Raphaël Dallaporta (Fransa),
Alessandro Imbriaco (Italya),
Ivor Prickett (Irlanda),

Dünyanın dört bir yanından 800’ün üzerinde başvuru alan yarışmada elemeleri geçen diger fotoğrafçıların isimleri şöyle: 

Mirko Martin (Almanya), Katrien Vermeire (Belçika), Fleur van Dodewaard (Hollanda), Ester Vonplon (Isviçre), Renato Abreu (Brezilya), Lucas Blalock (ABD), Florian van Roekel (Hollanda), Gosha Rubchinskiy (Rusya), Mayumi Hosokura (Japonya), Jessica Eaton (Kanada), and Alberto Salván Zulueta (Ispanya).

Sergi,  günümüzün genç fotoğrafçılarının ilgilendiği konuları, gelişmeleri ve trendleri takip etmek açısından ilgi çekici olabilir. Sergi Foam’un yeni sergi mekanı olan Vijzelstraat 78’de 15 Aralık tarihine kadar gezilebilir.
http://www.foam.org/foam-amsterdam/exhibitions/talent_2011_vijzelstraat
Bol fotoğraflı günler :)

Belgesel (Hikaye) Düğün Fotoğrafçılığı

Her şey bir doğum günümde Hakan’ın bana fotoğraf makinesi hediye etmesiyle başladı.. İlk baslarda sadece seyahate çıktıkça yanıma alıyordum makinemi, ya da Hakan’ı ziyarete Amsterdam’a gidişlerimde.. Aradan yıllar geçti, biz evlenmeye karar verdik, işte o zaman fotoğraf çekmeye iyiden iyiye merak saldım.. Niye mi?
Hakan’la evlilik planları yapmaya başlayınca herkes gibi ben de öncelikle bir yapılacaklar listesi çıkardım. Allah’tan ev kurma gibi bir derdim yoktu, o yüzden bütün enerjimi bu yapılacak islere verebilecektim. Düğünden 6 ay önce başladım araştırmalarıma (ne kadar erken o kadar iyi, stressiz olur benden söylemesi). Yapılacaklar listesinin ne kadar uzun olduğunu söylemeye gerek yok herhalde..Düğün yapanlar bilirler, o liste bitmez, sürekli ilaveler olur. Hatta düğün günü dahi ‘ah bilmem ne yapmayı nasıl unuttuk, hiç aklımıza bile gelmedi’ denen şeyler mutlaka çıkar. O yüzden ‘bir şey unutmuş olabilir miyim’ diye sıkıntı yapmaya gerek yok, yeni evlenecekler, sıkmayın hiç tatlı canınızı :) O gün sizin en mutlu gününüz olacak, olsun varsın, bişeyler eksik kalsın, sonrasında gülüp geçeceksiniz bunlara belki hatırlamayacaksınız bile ;)

Ha tabii unutulacak şey var unutulmayacak şey var..Hatta hatta kesinlikle atlanmaması gereken şeyler var.. Bunlardan ilki düğün tarihi almak ve düğün mekânını ayarlamak :) Gülmeyin, çok ciddiyim! Son zamanlarda Ramazan da yaz aylarına denk geliyor, düğün yapılacak cumartesiler çabucak kapılıyor, benden söylemesi..
İkincisi düğünde çalınacak müzik (eğer canlı müzik tercih etmiyorsanız, bir DJ ile anlaşın ve mutlaka playlist hazırlayın), üçüncüsü de düğünde fotoğraflarınızı çekecek fotoğrafçı. Müzik önemli çünkü düğünden sonra misafirlerinizin aklında kalacak tek şey ne yediklerinden ziyade düğünde ne kadar dans edip eğlendikleri olacak. Fotoğrafçı önemli çünkü aradan yıllar geçip geriye baktığınızda düğününüzden geriye iste o fotoğraflar kalacak (tabii kameraman da önemli ama kimsenin o saatler suren düğün videosunu açıp bi daha izlediğini sanmıyorum).
Kendi düğünümüz için fotoğrafçı ararken ince eleyip sık dokudum. Düğün fotoğrafçılığı konusunda okudukça, son dönemde klasik tip düğün fotoğrafçılığının popülaritesini oldukça yitirdiğini öğrendim. Artik çok az çift nikâh sonrasında gidip fotoğraf stüdyosunda doğallıktan uzak arka fonlar önünde önceden belirlenmiş pozları veriyor. Dijital fotoğraf makinelerinin kullanımının da yaygınlaşmasıyla birlikte artık stüdyoda fotoğraf çekme devri sona ermiş gözüküyor. Şimdilerde yeni moda ise hikâye ya da diğer adıyla belgesel düğün fotoğrafçılığı.. Peki, bu türü klasik düğün fotoğrafçılığından farklı kılan şey ne ola ki?
Bu türe belgesel niteliği kazandıran ve klasik türden ayıran en önemli faktör, fotoğrafçının düğün gününü gelin ve damada ilerde yaşatacak spontane fotoğraflar çekmesi.. Bence bu fotoğraf türünü en cezbedici kılan şey de bu.. Fotoğrafçının amacı o gün yaşanılan özel anları ve duyguları ön plana çıkararak doğal ve samimi fotoğraflarla bir düğün hikayesi ortaya çıkarmak..

 

Klasik düğün fotoğrafçılığından bir diğer farkı, çekim şartlarının çoğunlukla fotoğrafçının kontrolü dışında olması.. Bu da işin zorlu kısımlarından biri.. Stüdyoda çekilen fotoğraflarda kontrol edilebilir bir ışık düzenlemesi var iken, belgesel düğün fotoğrafçılığında fotoğrafçı mevcut ışık şartları altında, yanında taşıyabildiği ekipmanlarla (çoğunlukla harici flaş, bazen de softbox ve reflektörler) en özel anları yakalamaya çalışır.
İşin bir diğer zorlu kısmı da (belki de en kritik kısmı) işte o özel anların yakalanıp fotoğraflanmasıdır. Stüdyoda çekilen fotoğraflar planlı pozlar olduğu halde, düğün günü esnasında genellikle kendiliğinden gelişen bu anların çoğu plansızdır ve tekrarı mümkün değildir. Dolayısıyla da belgesel düğün fotoğrafçılığı, büyük dikkat, gözlem yeteneği ve öngörü gerektirir.

Peki fotoğrafların hepsi mi belgesel niteliğinde? Artık düğünde gelin, damat, aile, eş dost hiç mi poz veremeyecek? Toplu aile fotoğrafları tarihe mi karıştı? Arkadaşlarla beraber çekilmiş fotoğraflar yok mu artık? Olmaz olur mu.. Gelin ve damat eskiden stüdyoya gidip poz verirlerken şimdi o pozları çeşitli dış mekânlarda vermeyi tercih ediyorlar. Böylece dış mekân arka planlar fotoğrafa hem bir dinamizm kazandırıyorlar, hem de geriye hoş bir anı bırakıyorlar. Grup fotoğraflarına gelince, onlar çoğunlukla düğün hazırlık aşamasında ya da düğün esnasında çekiliyor.

Sonuç itibariyle kendi düğünüme fotoğrafçı ararken merak saldığım ve git gide beni kendi çeken bu fotoğraf türünü deneme fırsatına ve şerefine, arkadaşlarım Baran ve Özlem’in nazik teklifi sayesinde nail oldum. Geçtiğimiz yaz Temmuz ayında evlenen arkadaşlarım düğünlerinde sabahtan akşama kadar düğün günlerinde yanında olup onların bu mutlu günlerini görüntülememi istediler benden seve seve kabul ettim. Benim için çok önemli olan bu görevi yerine getirebilmek için günlerce hikâye düğün fotoğrafçılığı konusunda araştırmalar yaptım. O gün yapılması gerekenler, kullanılacak ekipmanlar, mutlaka çekilmesi gereken fotoğraflar (önemli anlar ve detaylar) vs.. Sonunda düğün günü gelip çattı. Heyecanım doruktaydı, hem korku hem de büyük bir sabırsızlık duyuyordum.. Öyle ki bir gece öncesinde heyecandan uyuyamamıştım!

Sabahın erken saatlerinde başlayıp gecenin ilerleyen dakikalarına kadar an be an gelin ile damadı takip edip fotoğraflarını çektim. Maalesef nikâh salonunda fotoğraf çekmeme izin vermediler, ve düğün mekânındaki çekimler de sınırlı sayıda kaldı (nikâh salonu ve düğün mekânında mevcut anlaşmalı fotoğrafçı olması nedeniyle) ancak buna rağmen yaklaşık 1400 fotoğraf çekmiş olduğumu fark edince ben bile sasırdım :)
Tabii iş, fotoğrafların çekimiyle bitmiyor, daha sonrasında onların renk ayarlarının ve düzeltmelerinin yapılması geliyor.. İtiraf etmeliyim ki, isin bu kısmı oldukça zahmetli, ama sonuçlarına kesinlikle değiyor!
Eh o zaman lafı daha fazla uzatmadan o gün çektiğim fotoğraflardan küçük bir derlemeyi beğeninize sunayım :)
Bir Not: Bir sonraki düğün yazısı için tıkla..
 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Işık ve Portre

Portre fotoğrafları çekerken ışık nasıl kullanılır konulu kısa ve öz blog yazısına hoşgeldiniz :) Bildiğiniz üzere fotoğraf kursuna gitmeye devam ediyorum, ve işte bu konu en son dersimizde üzerinde durduğumuz hatta pratik yaptığımız konuydu. Stüdyo ya da ev ortamında farklı açılardan kullanılan tek bir ışık kaynağının fotoğraf üzerindeki etkilerini pratikte görme şansına sahip olduk. Çalışmamızda sadece bir stüdyo flaşı kullandık ve ışığın model üzerine düşüş açısı, modele yakınlığı/uzaklığı ve ışığın gücünün fotoğraf üzerindeki dramatik etkisine değindik. Ben de bu derste çektiğim fotoğraflardan birkaçını sizlerle paylaşmak istedim. 
Aralarından sadece bir tanesi farklı ışıkta çekildi, bilin bakalım hangisi? :)) 

Fotoğraftan Al Haberi…

Geçen hafta sonu World Press Photo 2011 sergisini görmeye Amsterdam’daki Eski Kilise’ye (Oude Kerk) gittik. 14.yüzyılın başlarında Amsterdam’ın baş azizlerinden Aziz Nikolas anısına yaptırılan bu kilisenin kendine has mistik bir ambiyansı var.
Bu ambiyans eşliğinde dünyanın dört bir yanından gelen, haber niteliği taşıyan ödüllü fotoğrafları izlemek gerçekten çok etkileyici. Dünyanın birçok yerindeki politik çalkantıları, isyanları, doğa felaketlerini görselleştiren bu fotoğraflar, insanda buruk bir duygu uyandırmıyor değil.. Ancak bu sayede geçtiğimiz sene dünyada nerde neler olup bitmiş, farkında olduğumuz önemli olaylar nelerdi hem onları tekrar gözden geçirmiş oluyoruz hem de farkında olmadıklarımız hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Fotoğrafların da bütün bu olayları en çarpıcı şekilde gözler önüne sermesi de cabası..
Peki bu fotoğrafları çekenler kimler, ve ödül alan fotoğrafları kim seçiyor derseniz.. World Press Photo 1955 yılında Hollanda’da kurulan bağımsız ve kar amacı gütmeyen bir kuruluş. Asıl amacı profesyonel haber fotoğrafçılarının çalışmalarını desteklemek ve teşvik etmek olan bu kuruluş, zamanla haber fotoğrafçılığı ve özgür bilgi alışverişi için bağımsız bir platform haline gelmiş. Bu amaç doğrultusunda da her sene dünyanın en büyük ve en prestijli haber fotoğrafçılığı yarışmasını düzenliyor. Yarışmaya binlerce fotoğrafçı çektikleri fotoğraflarla katılıyor. Fotoğraflar dünyanın dört bir yanından gelen bu alanda uzmanlaşmış bağımsız bir jüri tarafından değerlendiriliyor ve ödüller sahiplerine dağıtılıyor. Ödül kazanan fotoğraflar da Amsterdam/Hollanda başta olmak üzere yaklaşık 45 ülkede sergileniyor ve her sene ortalama 2,5 milyon insan tarafından ziyaret ediliyor.
Bu sene 54üncüsü düzenlenen yarışmanın en çarpıcı olan fotoğrafı, hiç kuşkusuz 2010 Yılının World Press Photo ödülü ve Tek Portre Kategorisi birinciliği almış olan, bir Afgan kızın portre fotoğrafı..
 Geçtiğimiz sene Ağustos ayında Time dergisine de kapak olan bu fotoğraftaki Afgan kızı, 18 yaşındaki Bibi Aisha.. Daha 12 yaşında bir anlaşmazlığın çözümü esnasında, küçük kız kardeşi ile beraber bir Taliban savaşçısının ailesine verilen Aisha, ergenlik çağında geldiğinde o savaşçıyla evlenmiş. Ancak senelerce kayınlarından şiddet görmesi sebebiyle bir gün baba evine kaçan Aisha’nın kocası eve gidip kızın cezalandırılması için kendisine verilmesini istemiş ve dağda açıklık bir alanda bir Taliban kumandanının emriyle kızın önce kulaklarını sonra da burnunu kesmişler. Yöresel anlayışa göre karısı tarafından toplum önünde utandırılan adam, burnunu kaybetmiş sayılırmış ve intikamını da bu şekilde alırmış. Kanlar içersindeki Aisha oracıkta terk edilmiş ancak daha sonra Afgan Kadınlar için Çalışan Kadınlar (Women for Afghan Women) adlı bir yardım kuruluşu tarafından bir barınağa götürülmüş. Burada tedavi edilen ve psikolojik yardım alan Aisha, daha ameliyat olmak için Amerika’ya gönderilmiş. Amerika’da yapılan estetik ameliyat sayesinde protez bir burna kavuşan Aisha, halen travma-sonrası stres hastalığı (post-traumatic stress disorder)  ile mücadele ediyor ve rehabilitasyona devam ediyor.
Bibi Aisha’nın portre fotoğrafını ve 2010 Yılına ait ödüllü diğer fotoğrafları görmek isterseniz, sergiyi 22 Nisan – 19 Haziran tarihleri arasında Amsterdam, Eski Kilise’de ziyaret edilebilirsiniz. Eğer Türkiye’deyseniz üzülmeyin, sergi İstanbul’a da gelecek ;) Forum İstanbul Alışveriş Merkezi’nde gösterilecek olan sergiyi 7-29 Eylül 2011 tarihleri arasında ziyaret edebilirsiniz, şimdiden ajandanıza not edin derim :)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

World Press Photo ile ilgili ayrıntılı bilgi için www.worldpressphoto.org
NoT: ‘İstanbul’da yaşıyorum ama Eylül’e kadar daha çok zaman var, bense fotoğrafları çok merak ettim’ derseniz, ödül almış fotoğrafları ve ayrıntılı açıklamalarını web sitesinde de bulabilirsiniz, benden söylemesi ;)
Habersiz ve fotoğrafsız kalmayın..
S.

Nikon D7000’le Laleye Niyet Sümbüle Kısmet

Fotoğraf kursumun bitmesine sadece bir ders kaldı, ne kadar da çabuk geçti zaman… Odevler icin fotograf cekmek beni cok motive ediyordu, bitecek olmasina uzuluyorum.. Geçtiğimiz hafta sonu, tam da en yakın arkadaşlarım Amsterdam’a ziyaretime gelmişlerken fotoğraf makinem bozuldu ustune ustluk.. Canım çok sıkıldı tabi bu işe. Makinenin bozulması bir yana, zaten kırk yılda bir Filiz, Nezire ve ben bir araya gelebilmişiz, hem de 1 hafta gibi uzun bir süre birlikte vakit geçireceğiz, onda da fotoğraf çekememek ne talihsizlik… Zaten aklimda eski makinemi degistirmek vardi, bozulmasi yeni makine almama vesile oldu. Eskisini de tamir ettirir satarim dedim.. Yalnız makine cok geç geldi yetiştiremedim onu da kızlara.. Ne yapalım, kısmet; bir sonraki sefere inşallah..
Gelelim yeni aldığım makineye; hakkında iyi yorumlar ve incelemeler okuduğum Nikon D7000 geçtiğimiz sene sonunda piyasaya sürülmüs ve D90’ın bir üst modeli olarak gösteriliyor… Sadece D90’a rakip olmakla kalmıyor, özellikleri ve profesyonelliği ile D300’e bile kafa tutuyor. Detaylı bilgi için
http://www.kenrockwell.com/nikon/d7000.htm#rex
http://www.dpreview.com/reviews/nikond7000/
Bugün günlerden Pazar, makineyi bir denemek lazim.. Amsterdam’da günlük güneşlik bir hava var, yağmurlarına alışkın olduğumuz şehirde şaşılacak şey, 17 dereceyi gösteriyor termometre :) Kahvaltıdan sonra attık kendimizi dışarı. Malumunuz Hollanda dümdüüüüz bir ülke. Öyle dağlar, nehirler falan pek olmadığından ‘şöyle bir manzara resmi çekeyim’ derseniz iki seçeneğiniz var: ya kanal kenarları ve Hollanda mimarisinin örneği evler ya da meşhur lale bahçeleri. Nisan-Mayıs ayları lalelerin açtığı ve tarlaları süslediği yegane aylar.. Daha Nisan ayına yeni girdik doğru, ama hadi bir şansımızı deneyelim deyip çıktık lale bahçesi aramaya :)
Amsterdam’dan Lisse şehrine doğru giderken birkaç lale bahçesinin yanından geçtik ama henüz laleler kısacık, ya da hiç açmamışlardı. Tarlaların etrafında dolaşırken tesadüfen rengarenk bir sümbül bahçesine rastladık.. Laleye niyet sümbüle kısmet deyip çektik kenara ve ben daldım tarlanın içine.. Sümbüllerin muhteşem kokusundan hafif sarhoş bir sürü fotoğraf çekmişim.. İşte kokusuyla ve renkleriyle insanı sarhoş eden sümbüller :)
Laleler için biraz daha sabretmemiz gerek.. Nisan sonu – Mayıs başı çekeceğimiz lale fotoğraflarıni görmek için de blogumuza bekleriz efendim :)
 Fotoğraflar: Seda Cinar Ceyhan

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.