Ulusal Portre Galerisi – Londra

Portre fotoğrafı deyince aklınıza ilk ne gelir? Benim vesikalık fotoğraf gelir açıkçası :) Vize başvurularında, yeni bir işe girerken ya da çeşitli bürokratik işlemler sırasında gerekir ya, zoraki çektirirsin bir vesikalık.. Oldum olası soğuk gelmiştir bana vesikalık çektirmek, öylece durup poz vermek.. Genelde fotoğrafçı sizle değil de yüzünüzün kadrajda nasıl durduğuyla ilgilenir. Yeter ki düzgün olsun fotoğraf diye “biraz sağa, hafif yukarı, biraz da sola” gibi yönlendirmeler yaparak bu süreci iyice sıkıcı hale getirir.. Yüzünüzdeki gülümseme bir yerden sonra donar kalır.. Artık o içtenliğini kaybetmiş, soğuk bir gülümsemedir.. İşte bu yüzden ben vesikalıklarımı kullandıktan sonra bir kenara kaldırırım, çünkü baktığımda tanıyamam kendimi hiç. “Ne kadar farklı çıkmışım” derim kendi kendime..
Peki her vesikalık çeken fotoğrafçı iyi bir portre fotoğrafçısı mıdır? Maalesef hayır.. Vesikalık ne kadar (genelde) duygudan yoksunsa, bir portre tam tersine o kadar duygu yüklü olmalıdır. Portre fotoğrafı, kişinin karakterini, duygularını ve iç dünyasını ne kadar yansıtabiliyorsa o kadar güzel ve başarılıdır. Fotoğrafçı için önemli olan insanın kişiliğini, duygularını algılamak ve bunu fotoğrafa yansıtmaktır. Bunu yapabilmek de öyle göründüğü kadar kolay bir iş değil tabii ki.. Fotoğrafçı ile model arasında öncelikle sağlıklı bir iletişim, güçlü bir diyalog olmalıdır. Fotoğrafçı modelini ne kadar iyi tanırsa o kadar kamerasıyla iç dünyasına ışık tutabilir.. Diğer taraftan modelin de çekim konusunda bilgilendirilmesi, fotoğrafçının neyi neden yapmak istediğini anlaması önemlidir. Model kendi rolünü ne kadar iyi kavrarsa o kadar güzel bir iş çıkar ortaya..
Portre fotoğrafları ve fotoğrafçılığı konusunda edindiğim bu bilgiler sayesinde portrelere artık yepyeni bir gözle bakar oldum.. İşte bu yüzden Londra’daki Ulusal Portre Galerisi’ni (National Portrait Gallery) ziyaret etme fikri beni çok heyecanlandırdı..

İki hafta önce Hakan’ın bir eğitimi sebebiyle Londra’ya gittik, ben de bu vesileyle iki gün işten izin aldım. Hakan eğitime gider gitmez ben de Ulusal Portre Galerisi’nin yolunu tuttum. Galeri 1896 yılında açılmış ve bünyesinde İngiltere tarihindeki en meşhur kişilerin portre resimlerini barındırıyor. Ancak bununla kalmayıp birçok portre fotoğraf sergisine de ev sahipliği yapıyor.
Galeriyi ziyaret ettiğim gün birkaç tane fotoğraf sergisi vardı. Bunlardan biri fotoğrafçı bir anne (Linda McCartney) ile müzisyen bir babanın (Paul McCartney – The Beatles) en büyük çocuğu olan Mary McCartney’in “From Where I Stand” adlı sergisiydi. Fotoğrafa olan ilgisi annesine asistanlık yaparak başlayan McCartney, 1994 yılında başladığı profesyonel fotoğrafçılık kariyeri boyunca çektiği en iyi fotoğrafları “From Where I Stand” adlı kitabında biraraya getirmiş. Dolayısıyla bu sergi McCartney’in bu ilk kitabının yayımlanmasının da bir kutlaması niteliğinde.
McCartney ailesinin ve arkadaşlarının portreleri dışında ünlülerin de çok özel portre fotoğraflarını çekmiş, bunlardan bazıları Kate Moss, Dennis Hopper, Helen Mirren, Michael Stipe, ve Gwyneth Paltrow.. Ayrıca konserlerin, moda gösterilerinin, tiyatro oyunlarının ve bale gösterilerinin kendisi kadar sahne arkalarıyla da ilgilenmiş ve sanatçıların sahne önü ve arkası hikayelerini bizlere tüm sıcaklığı ve içtenliğiyle sunmayı başarıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Galerideki fotoğraf sergilerinden diğeri ise Jason Bell’ in “An Englishman in New York” sergisiydi. Oxford Üniversitesi Politika, Felsefe ve Ekonomi bölümlerinden 1989 yılında mezun olan Bell, daha mezun olmadan portre fotoğrafçısı olmaya karar vermiş.  “An Englishman in New York” adlı bu projesinin konusunu New York’ta yaşayan yaklaşık 120.000 İngiliz kadın ve erkekten almış. Serginin ismini ise İngiliz şarkıcı Sting’in aynı isimli meşhur şarkısından alan Jason Bell, helikopter pilotundan aşçısına, Kate Winslet’dan Sting’e, kendisi gibi İngiltereyi bırakıp New York’a yerleşen yüzlerce İngilizin portresini çekmiş, onlarla New York’ta yaşam ile ilgili röportajlar yapmış ve bunları aynı adlı kitabında bir araya getirmiş.
İşte Kate Winslet’ın New York’u…
“Çocuklarımı, siyah, beyaz, Asyalı, heteroseksüel ya da gay hepsinin bir ve aynı yerde olduğu bir yerde büyütmeyi seviyorum. Gerçekten de bu şehrin çokkültürlü ve çokuluslu olduğu doğru. Burada, birçok ulustan insan yaşamasına rağmen, sanırım New Yorklular, İngilizlere biraz saygı duyuyorlar. Aksanla ilgili bir şey. Bizim onlardan çok daha eğitimli olduğumuzu sanıyorlar, ki bu kesinlikle çok saçma; ben okulu 16 yaşında bıraktım, hadi çık işin işinden çıkabilirsen. New York’a ilk kez geldiğimi hatırlıyorum. New York’ a ilk kez gelişimi hatırlıyorum. 19 yaşındaydım ve Heavenly Creatures’ın basın tanıtımını yapmak için gelmiştim. Hafızamda havaalanından Brooklyn Köprü’süne giden o manzara var. Tıpkı filmlerdeki gibi.”
Bilmem siz de benimle aynı fikirdemisiniz ama her iki sergide de gözlemlediğim portre fotoğraflarında pozu verenlerin ne kadar doğal, içten ve duygu yüklü olduğuydu. Ne dersiniz?
Bol portreli günler :)
S.
Reklamlar

Araba detayları – ödev 1

Haklısınız bir süredir yemek tarifleri yazamıyoruz, çünkü maalesef Hakan 3 hafta önce şiddetli bir grip geçirdiğinden beri evde genelde hastane yemeklerini aratmayacak yağsız tuzsuz yemeklerle besleniyoruz.. Tamam ben hasta olmadım, benim iştahım yerinde maşallah ama Hakan yiyemeyince benim de kendime ayrı yemek yapasım gelmiyor tabii.. Anca beraber kanca beraber dimi? ;)
Diğer taraftan bildiğiniz üzere Şubat ayında fotoğraf kursuna başladım, ve şimdiye kadar 3 ders aldım. Dersler eğlenceli geçiyor, her dersin sonunda ödevlerimizi alıyoruz ve bir sonraki derse kadar ödev konuları üzerine fotoğraflarımızı çekip basıyoruz ve derse getiriyoruz. Şimdilik sadece siyah-beyaz fotoğraf çalışmaları yapıyoruz, renkli fotoğrafa ilerleyen derslerde geçiş yapacağız.
Ödevlerimden bir tanesi araba detayları idi.. Geçen hafta fellek fellek evin ve işyerimin etrafında dolaşıp meraklı ve hatta şüpheli bakışlar arasında araba detayları projemi tamamladım. Bakalım en çok hangi fotoğrafı beğeneceksiniz :)
S.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir Portre Çalışması – Ali Deniz Yılmaz

Fotoğraf çekmenin teknik özelliklerini ve püf noktalarını kitaplardan okumak iyi hoş tabii ama tek başına okuyup anlamak iyi fotoğraf çekmek için yeterli olmuyor.. Okuduklarını hayata geçirmek ve kendini geliştirmek için bol bol fotoğraf çekmek şart.. Fotoğrafların konusu bir insan olabileceği gibi, bir obje, bir dağ manzarası ya da bir araba yarışı da olabilir. Özellikle konusu insan olan fotoğraflarda, bilhassa da portre fotoğraflarında poz verecek birini bulmak pek de öyle kolay değil.. Malumunuz evde bana poz verebilecek sadece bir kişi var ve ne kadar şanslıyım ki sevgili eşim fotoğraf için poz vermekten pek hoşlanan biri değil :) Hal böyleyken bana mankenlik yapabilecek başka birilerine ihtiyacım var… Bana poz verebilecek, ya da poz vermese bile hareketlerinden ilginç pozlar yakalayabileceğim en sevdiğim iki konu mankeni, çok sevgili yeğenlerim; Hasan (4,5)  ile Ali Deniz (1).
Yeğenlerimin fotoğraflarını çekmekten büyük keyif alıyorum. Bunun temel iki sebebi var: 1. Dünyalar tatlısı iki yeğenimi de çok seviyorum. Onların her bakışına, hareketine ve gülümsemesine bayılıyorum. 2. Onlardan uzakta yaşadığım için seyrek de olsa her bir araya gelişimizde mümkün olduğunca çok fotoğraflarını çekip onların her hareketini hatırlamak, onlardan ayrı kaldığımda fotoğraflarına tekrar tekrar bakıp o anları yeniden yaşamak istiyorum.
Diğer taraftan çocuk fotoğrafları çekmenin de getirdiği bazı zorluklar da var tabii.. Bir kere çok hareketliler :) Sizin çocuklarınızı ya da yeğenlerinizi bilmem ama benim yeğenler pek yerinde durmayan çok zıpır ufaklıklar.. Bir de fotoğraf çektiğiniz ortamın ışığı az ise hızlı fotoğraf çekmenin (pozlama süresini kısaltmanın – enstantene değerini düşürmenin) ve anı yakalamanın tek çaresi ISO değerini artırmak ve ışığa duyarlılığı artırmaktır.. Bu ve benzeri durumlarda (ışığın az olduğu ve hareketin çok olduğu) anı yakalamak için mecburen ISO’yu artırırız..
Bir not: Her ne kadar ilk bakışta “o zaman ISO’yu artırırım hem ışıktan hem de zamandan kazanırım” şeklinde bir fikir oluşsa da ISO arttıkça dijital fotoğrafta “noise” denen küçük noktacıklar ortaya çıkar..Bu da netlikten feragat etmemize neden olur.
Diğer bir zorluk ise fotoğrafı çekerken çocuğun (özellikle bebeklerin) kameraya bakmasını ve gülümsemesini sağlamak.. Çocukların gülümsemesi dünyalara bedeldir ve fotoğrafları da bir o kadar güzeldir.. İşte o anı fotoğrafa yansıtmak için çeşitli yollar denersiniz, taklalar atarsınız, şebeklik yaparsınız, farklı bakış açılarından dikkatini çekmeye çalışırsınız.. Ayrıca anne, babadan yardım istemekte büyük fayda var.. Çocukla en çok vakit geçirenler ve çocuğun ne tür oyunlardan hoşlandığını ve ne numaralar yaptığını en iyi bilen onlar olduğu için size çocuğun nasıl dikkatini toplayabileceğiniz konusunda önerileri olacaktır ;) Örneğin annenin ya da babanın, siz fotoğrafı çekerken sizin arkanızda durup çocuğun dikkatini kameraya doğru çekmesi hayat kurtarıcı olabilir..
Velhasıl gel gelelim benim portre çalışmama.. Geçtiğimiz haftasonu Türkiye’deydim, ve yeğenlerimden birini (Ali Deniz) bir günlüğüne de olsa görme şansım oldu.. Fırsat bu fırsat deyip portre çalışmalarıma başladım. Aralarından en çok beğendiklerimi burada bulabilirsiniz.
Keyifli seyirler…
Fotoğraflar: Ali Deniz yemek yerken, oyuncaklarını severken ve anne-babasıyla oynarken..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir not daha: Diğer yeğenim Hasan’ın portreleri bir başka yazıya..
S.

Fotoğraf meraklılarına bir kitap önerisi

Bugünlerde Scott Kelby’nin üç ciltlik ‘The Digital Photography Book’ adli kitabini okuyorum. Kitabın birinci cildine başlarken ‘teknik terimlerle dolu bir kitap daha, bakalım buna kaç sayfa dayanacağım’ derken, elimden bırakamayacağım bir kitap olacağı aklımın ucundan geçmezdi.. Kelby’nin dili çok yalın, anlatımı akıcı ve sürükleyici..Okuyucunun ilgisini nasıl çekeceğini çok iyi biliyor, size sıkılma fırsatı bırakmıyor. Sanki bir arkadaşınızla beraber fotoğraf çekmeye çıkmışsınız, o da size en basit haliyle makinenizde hangi ayarları yapmanız gerektiğini, hangi objektifi kullanmanız gerektiğini ya da mevcut şartlar altında en iyi pozu nasıl yakalayabileceğinizi anlatıyor. Bunu yaparken mizah gücünü de etkili şekilde kullanmasını iyi biliyor. Benim gibi yeni başlayanlar için ideal, okuyanı teknik terimlere boğmadan sohbet eder gibi fotoğraf çekmeyi öğretiyor. İşte tam ihtiyacım olan kitap!
Eğer siz de dünya çapında en çok satan dijital fotoğrafçılık kitaplarından biri olan bu kitabı almak isterseniz, Türkçe baskısını Hepsiburada.com websitesinden sipariş edebilirsiniz..
Dijital Fotoğrafçının El Kitabı (1. Cilt)  – Scott Kelby
Alfa Yayınları .. KDV dahil fiyatı 19.50TL
S.

Fotoğrafçılık kursuna başlıyorum!

Kaç zamandır bir kursa gitmeyi düşünüyorum.. Baya araştırdım, Amsterdam’da fotoğrafla ilgilenen ve kendini geliştirmek isteyenler için birçok kurs var. Maalesef benim Flemenkçe/Hollandaca bilgim ‘merhaba’ ve ‘iyi akşamlar’ demenin ötesine geçmediği için Flemenkçe verilen kurslara gidemiyorum. İngilizce verilen kurslar da ya çok pahalı ya da ders günleri hafta sonlarına denk geldiği için planlı seyahatlerden ötürü onlara da kayıt yaptıramıyorum.
Sonunda boş zamanıma ve bütçeme uygun bir İngilizce kurs buldum. Eğitmen Brezilya’li eski bir yabancı dil öğretmeni, adı Patricia Ribas.. O da benim gibi Amsterdama taşındıktan sonra fotoğrafa merak sarmış ve 2005’te Amsterdam’daki Fotoğraf Akademisini bitirmiş.. Şimdilerde Amsterdam’daki ABC Treehouse’da – American Book Center’ın desteklediği sanat evi – fotoğrafçılık dersleri veriyor ve kendi sergilerini açıyor. Hemen irtibata geçtim ve durumumu anlattım.. O da bana kendisinin verdiği iki kursa birden (baslangic ve orta düzey) katılmamı önerdi.
Durumum mu? Kısaca şöyle:
Fotoğraf çekmeyi çok seviyorum, şüphesiz :) Fotoğraflarımın kalitesi özellikle digital makineden DSLR’a (Nikon D5000) geçtiğimden beri çok değişti ve fotoğraflar güzelleştikçe fotoğrafa olan ilgim de artmaya başladı.
Biraz çekik gözlü olsam bana Japon turist dersiniz, seyahatlerde işte o kadar fotoğraf çekiyorum. Diğer yandan ailemin/arkadaşlarımın portre fotoğraflarını çekmekten büyük keyif alıyorum. Bilhassa da evlendiğimizden beri evde Hakan’la birlikte yaptığımız yemeklerin fotoğraflarını çekiyorum.. Eh bu blogu açtığımızdan beri fotoğraflarımı sizlerle de paylaşıyorum.. Daha ne olsun! Bu işin tekniğini öğrenmek icin yeterince sebebim var, sizce de öyle değil mi?
Son 1-2 aydır kendi kendime fotoğraf çekmenin püf noktalarını öğrenmeye çalışıyorum. Kendime kitaplar, dergiler alıyorum, makaleler okuyorum, bir yandan da internetten bulduğum eğitim videolarını izliyorum. Hiç yoktan fotoğrafla ilgili biraz teknik bilgi sahibi oldum. Tabii daha yolun başındayım, öğrenecek çooook sey var.. İşte tam bu aşamada bilinçli bir şekilde kendimi geliştirmek için profesyonel bir kurs almaya ihtiyacım var.
Hal böyleyken Şubat’ın 3ünde başlayacak olan başlangıç kursunda teknik bilgileri pekiştirebilecek, Şubat’ın 9unda başlayacak olan orta düzey kursunda da kendimi geliştirebileceğim. Bu arada birçok ödevim de olacak tabii, onları da fırsat buldukça burada sizinle paylaşacağım…
S.

Hayata geniş açıdan bir bakış: Tokina 11-16mm

Sevgilinizle ya da eşinizle gezerken çektiğiniz fotoğraflara bir göz atın..Genelde arkada güzel bir manzara/anıt/olay, önde ise sadece biriniz varsınız değil mi? Bazı fotoğraflardan sırf bu yüzden ikişer tane(aynı manzara önünde ikinizin ayrı ayrı fotoğrafları) olduğu olur mu albümlerinizde? Peki, beraber içinde bulunduğunuz fotoğraf karelerinin sayısı birbirinizi çektiğiniz fotoğraflardan neden daha azdır? Beraber fotoğraf çekilmek isteyip de yanınızda tripod olmadığında, makineyi sabitleyip self timer’ı kuracağınız bir yer yoksa ve etrafınızdaki insanları gözünüz tutmadığında (şimdi birinden rica edip makineyi verseniz adamın makineyi alıp kaçmayacağı ne malum?) makinenizi ters çevirip birlikte fotoğrafa sığmaya çalıştınız mı hiç? Hadi diyelim ikiniz de kareye sığdınız, sizin dışınızda başka ne var o karelerde?
Diyelim arkadaşlarla yemeğe ya da konsere gittiniz. Siz de toplu fotoğrafı çeken kişi olmayı tercih etmeyenlerden misiniz? Ya da diyelim fotoğrafa girmek yerine kendinizi feda edip fotoğrafı siz çekeceksiniz, herkesi fotoğrafa sığdırmakta zorlandığınız oldu mu hiç? “Erkan, Çağrı, abi biraz yaklaşın birbirinize, alamıyorum hepinizi” ..tanıdık geldi mi?
Peki, beğendiğiniz bir evin salonunun ya da konser salonunun fotoğrafını çekerken, salonun tamamını bir fotoğraf karesine sığdıramadığınız olur mu hiç? Ya da altında durduğunuz kulenin tamamını bir kareye sığdıramadığınız?  
İşte böyle bir ruh haliyle aramaya başladım onu. Tam olarak bilmiyordum bütün bu sıkıntılarıma çare olacak bir objektifin ne gibi özelliklere sahip olması gerektiğini. Öncelikle öğrendim ki bana geniş açılı bir objektif lazım. Ama gel gör ki Nikon’un objektifleri çok pahalı. Nikon D5000’imde kullanabileceğim başka marka objektif yok mu yani? Var: Tamron, Sigma, Tokina.. Saatler süren marka, objektif ve fiyat araştırmalarım sonrasında uzmanların ve kullanıcıların görüşlerini de dikkate alıp kalite/fiyat oranı en uygun olan objektifi buldum: Tokina 11-16mm f/2.8 AT-X.
Hemen internet üzerinden sipariş ettim, bir gün sonra elimdeydi..Objektifi elime alır almaz fark ettim ki bu ultra geniş açılı objektifin çok sağlam bir yapısı var, ağırlığı ise 570 gr! Neredeyse balık gözü objektifi kadar geniş açılı olduğundan özel efektler için uygun..En önemli özelliği de diyafram hızı! Çok orjinal ve eğlenceli fotoğraflar çıkacak bu objektiften, eminim. İzninizle şimdi gidip biraz fotoğraf çekmeliyim
S.