İzlanda – 2: Blue Lagoon ve Golden Circle (Mavi Lagün ve Altın Çember)

İzlanda’ya akşam üstü vardık ve günlerimiz kısıtlı olduğu için (2,5 gün) havaalanından Reykavik‘teki otelimize gitmeden yol üzerinde İzlanda’nın dünyaca ünlü kaplıcası Blue Lagoon (Mavi Lagün)’ün yolunu tuttuk.
Yeraltı lav hareketlerinin ısıtması sonucu yılın her gün ve her saatinde suyun sıcaklığı 39-40 derece burada. İzlanda’nın soğuğunda minerallerin rengini verdiği bu masmavi ve sıcacık sulara atlamak insanı inanılmaz rahatlatıyor. Burası aynı zamanda bir jeotermal enerji santrali, yani bir yandan kaplıcalarla turizmle gelir elde ederken bir yandan da temiz enerji üretiyorlar İzlanda’lılar!
  
Yer altı sıcak sularının günlük hayatta da birçok faydası var. İzlandalılar evlerinde bu sayede sıcak su sıkıntısı çekmiyorlar. Jeotermal enerji sayesinde evlerini ısıtıyorlar. Havasının tertemiz oluşunu da bir bakıma bu temiz enerji kaynağına borçlu İzlanda..
İzlanda’daki ilk birkaç saatimizi geçirdiğimiz Blue Lagoon’da önümüzdeki günler için bize gerekecek olan enerjiyi toplamış, iyice rahatlamış olduk. Daha sonra otelimize gidip bir sonraki gün yapacağımız altın çember için planlarımızı yaptık.
Sabah kalkar kalkmaz arabamıza atlayıp yola koyulduk. Bu günkü gezeceğimiz bölgeye Altın Çember (Golden Circle) denmesinin sebebi günübirlik bir gezi ile Reykyavik’ten başlayıp bir çember cizerek İzlanda’nın en önemli ve en turistik birkaç bölgesini birden görülebiliyor olması: Þingvellir Ulusal Parkı, Strokkur ile Geysir Gayzerleri ve Gulfoss şelalesi en önemli üç nokta. Bunları biz bir krater gölü, kısa bir trekking ve fazladan bir şelaleyle zenginleştirdik.
Þingvellir Ulusal Parkı (Tsingvetlir gibi bişey okunuşu:)) İzlanda’nın ilk kurulduğu, dünyanın ilk demokratik meclislerinden birinin olduğu yer. İzlanda genelde İskandinavya’dan kaçan ya da kovulan Vikinglerin kurduğu bir ülke olduğu için krallara pek tahammülleri yokmuş anlaşılan. İşte tam burda ilk meclislerini oluşturmuşlar ve ülkeyi dönem dönem burada buluşup ortak kararlar alıp bu şekilde yönetmişler. Burası hakkında bir başka enteresan bilgi de Amerika ve Avrupa kıtalarının kırılma noktasında yer alıyor oluşu. Buradaki dev yer çatlağının iki tarafı her yıl birkaç santim birbirinden uzaklaşıyormuş.
Park’ta uzun bir yürüyüş yapıp biraz fotoğraf çektikten sonra arabamıza atlayıp birkaç kilometre sonra yol kenarında parkettik. Kitabımızdan okuduğumuz kadarıyla buradan iki kilometrelik kısa bir doğa yürüyüşüyle çok güzel, küçük bir şelaleye ulaşılıyormuş. Biz de hemen yürüdük tabii ki, doğa sadece bizimdi, bizden başka kimsecikler yoktu.. Sonunda şelaleye vardığımızda biraz dinlendik ve fotoğraflar çektik. Geldiğimize kesinlikle değdi.

Sıradaki durağımız gayzerler diyarı Haukadalur.. Jeotermal açıdan çok aktif bu bölgede yer altı mağaralarına sıkışan sular zaman zaman yukarıya doğru fışkıran gayzerler oluşturuyor. Gayzer konseptine adına veren Geysir burada zaten! Dünyanın en yükseğe fışkıran ikinci gayzeri bu, 60-70 metreye fışkıran kaynar suları var. Ne yazık ki son yıllarda pek aktif değil ve sadece birkaç yılda bir fışkırıyor. Neyse ki dünyanın en güvenilir ve görmesi garanti gayzeri Strokkur da burada! Strokkur aşağı yukarı her beş dakikada bir 30-35 metre yüksekliğe fışkıran çok etkileyici bir gayzer. Ağzımız açık bu doğa harikasını izlemek inanılmazdı.
Daha sonra Gulfoss şelalesine geldik. 20 metre genişliğinde ve 32 metre yüksekliğindeki bu dev şelale azgın sularıyla bir sağ, bir sol yapıyor, daha sonra merdiven gibi iki kat şeklinde sanki yer yarılıyor da bir anda sularını oraya boşaltıyor! Suyun şiddeti o kadar yüksek ki yüzlerce metre uzaktan bile sesi duyuluyor. Yakınına, hemen dibine kadar girmek müthiş bir duygu.

Gulfoss’u da gezdikten sonra artık epey yorulmuş ve Reykavik yoluna koyulmuştuk. Ama bir kitapta yol üzerinde bir krater gölü görme şansımız olduğunu okuyunca durmadan edemedik. Kerid krater gölü bundan 3000 yıl önce içeriye doğru göçen bir volkanik kratere su dolmasıyla oluşmuş ve harikulade güzellikte. Burada Bjork‘ün bir salın üzerinde krater gölünün etrafına toplanan bir kalabalığa bir konser verdiğini duyduk. İnanılmaz bir görüntü olsa gerek.
Reykavik’e döndüğümüzde hem çok yorgun hem de çok açtık. Bir sonraki günkü büyük yolculuk için enerjiye ihtiyacımız vardı. Aradığımız enerjiyi İzlanda’nın inanılmaz kuzusunun lokum gibi etinde bulduk! Seda’yla Paris Cafe’de yediğimiz kuzu hayatımızda yediğimiz en yumuşak, en lezzetli, en sulu kuzu etiydi orası kesin. Karnımız da doyunca kesintisiz bir uykuya daldık..
Izlanda yazisinin birinci bolumu icin tiklayin: İzlanda’ya Giriş 101…
İzlanda – 3: Güney Sahili ve Buzullar Diyarı Jokulsarlon
İzlanda – 4: Büyük Final Kuzey Işıkları!

İzlanda’ya Giriş 101…

Bundan aylar önce Ekim’de 3 günlüğüne İzlanda’ya gelmek üzere bir uçak bileti ve otel ayarlamıştık. Sonunda beklediğimiz an geldi ve uzun zamandır hayalini kurduğumuz geziyi tamamladık. İzlanda hayallerimizin bile ötesinde etkisi altında bıraktı bizleri. Başka bir ülkeye değil de başka bir gezegene gelmiştik sanki.
Bildiğimiz coğrafyalardan çok farklı İzlanda’nın coğrafyası. Diğer kıtalara göre çok daha genç bir yer parçası bu.. Atlas Okyanusu’nun tam ortasında, Kuzey Kutup çizgisinin hemen altındaki volkanik bir ada..
İzlanda bulunduğu kuzey enleme kıyasla ılıman bir iklime sahip, bunun sebebi gulf-stream akıntısı. Ülkede aktif birçok volkan var ve ortalama 2-3 yılda bir, biri muhakkak faaliyete geçiyor. Son yıllarda zaten bir kaç kere haber oldu İzlanda bu volkanlarıyla (Eyjafjallajökull adlı, okunması neredeyse imkansız olan volkanın birkaç sene öncesinde patlayıp Avrupa hava sahasını komple bloke ettiğini hatırlarsınız) ama asıl en büyük iki volkan Hekla ve Katla patlamayalı baya olmus ve eli kulağında diyorlar.

Ülke o kadar enteresan bir yer ki, her yıl yer altı hareketleriyle ve patlayan volkanların taşıdığı küllerle yeniden şekilleniyor. 1970’lerde hemen sahile yakın bir ada oluşuvermiş sıfırdan mesela! Gören balıkçılar ilk ne olduğunu anlayamamışlar da yakınlaştıkça görmüşler ki su altındaki bir volkanik patlama sonucu yavaş yavaş denizin üstüne bir kara parçası yükseliyor! Ada oluştuğundan beri sadece bilim adamlarının belirli dönemlerde adaya girmesine izin veriliyor ve yeni oluşan bir adaya hayatın yavaş yavaş nasıl geldiğini, ilk bakterilerden ilk bitkilere ilk yuva yapan kuşlara kadar, sıfırdan bir doğal hayatın nasıl oluştuğunu öğrenmeye çalışıyorlar.
Adanın nüfusu sadece 300.000 ama büyüklüğü Türkiye’nin yarısı kadar. Nüfus’un büyük çoğunluğu zaten Reykavik’te yaşıyor, geri kalanlar da diğer kıyı şeridinde balıkçılık ya da hayvancılıkla uğraşıyorlar. O kadar güzel ki İzlanda’nın koyunu ve atı! İki cins de safkan, ve Vikinglerin onları getirdiği 11-12. yüzyıldan beri başka hiçbir cinsle karışmamışlar.
Ülkeye farklı tip bir at veya koyun sokmak yasak. Hatta İzlanda’dan dışarıya giden İzlanda atlarını bile hastalık gelir diye bir daha ülkeye geri almıyorlarmış! Geniş gövdeleri ve kısa bacaklarıyla inanılmaz güzellikte İzlanda atları. Uzun kahküllerini attıra attıra yürüyorlar. Koyunlar da uzun uzun tüyleriyle, aylarca tamamen özgürce uçsuz bucaksız çimenlerde besleniyor, sonra Ekim-Kasım gibi toplanıp hem güdülüyor hem de artık o en besili halleriyle kesimhaneye doğru yollanıyorlar. Bizim yediğimiz en iyi kuzu eti kesinlikle İzlanda’dakiydi!
   
Bu kadar felaketler, alev ve buz, başka bir dünyadanmışcasına yer şekilleri, damarlardaki Viking kanı ve savaşlar, çok büyük bir sözlü edebiyata yol açmış. Efsaneler ve hikayeler hala günlük hayatın bir parçası: Elfler, devler, ogrelar, büyücüler.
Çok uzattım biliyorum bu girizgahta, ama heyecanım bitmiyor. Sonuçta bu güzeller güzeli adada biz hayatımızda ilk defa bir gayzer patlamasına şahit olduk, aktif bir volkanın dibine bu kadar yaklaştık, Avrupa’nın en yüksek debili şelalesini gördük, Avrupa’nın en büyük buzulunda buz dağlarının arasında bir bot turu yaptık ve hepsinden ama hepsinden önemlisi Kuzey Işıkları’nı bütün görkemiyle yaşama şansını yakaladık! Detaylar ve Seda’nın diğer inanılmaz resimleri bundan sonraki yazılarda…
İzlanda – 2: Blue Lagoon ve Golden Circle (Mavi Lagün ve Altın Çember)
İzlanda – 3: Güney Sahili ve Buzullar Diyarı Jokulsarlon
İzlanda – 4: Büyük Final Kuzey Işıkları!

Onlar Ermiş Muradına, Biz Çıkalım Kerevetine..

Geçen seneki düğün fotoğrafları denememin ardından, bu sene yine iki ayrı düğünde arkadaşlarımın en mutlu anlarını belgeleme şansım oldu. Aslında düğünler Eylül ayındaydı ama fotoğrafların düzenlemesi yaklaşık 1 ay sürünce ancak fırsat bulup onları yazıya dönüştürebildim.
Düğünlerden ilki Türkiye’de Arzu ile Onur’un düğünüydü. Arzu benim üniversiteden sınıf arkadaşım ve çok yakın dostum. Üniversiteden sonra ayrı şehirlerde hayatlarımıza devam etmemiz dostluğumuzu hiç etkilemedi. Hani seneler geçse de ve siz sadece arada sırada görüşebilseniz de tekrar bir araya geldiğinde aynı sıcaklığı ve dostluğu yaşamaya kaldığınız yerden devam edersiniz ya, işte öyle.. Tanıdığım en kibar, en güzel ve en başarılı kadınlardan biri Arzu..
İş hayatındaki başarısında aşk hayatındaki mutlu birlikteliğinin de etkisi büyük tabii.. Onur’la yaklaşık 10 senedir mutlu ve huzurlu bir beraberlikleri var. Arzu ne kadar hareketliyse, Onur da bir o kadar sakin, soğukkanlı.. Büyük aşklarının sırrı bu dengede olsa gerek :)
Düğünden önceki gece Arzu’da kalınca, sabah erkenden başladım düğün günü hikayesini çekmeye (Belgesel (Hikaye) Düğün Fotoğrafçılığı), uyanır uyanmaz başladım Arzu’yu takibe :) Arzu ve Işıl teyzeyle (Arzu’nun annesi) beraber aheste aheste, bol sohbetli güzel bir kahvaltı yaptık. Arzu sık sık Onur’u arıyor, “ne alemdesin, ne zaman geleceksin, daha traş da mı olmadın?” şeklinde Onur’u yokluyordu.

Hazırlıklar bitince Onur’un da (biraz rötarlı) gelişiyle düğün mekanına doğru yola koyulduk.
Düğün İstanbul’da Moda Deniz Klubündeydi, ve muhteşem boğaz manzarası eşliğinde nikah ve düğün burada gerçekleşecekti. 
Akşam saat 18.30 gibi gelin ve damadın hazırlıkları bitti ve düğün mekanının fotoğrafçısıyla fotoğraf çekmeye gittiler. Gönül isterdi ki mekan fotoğrafçısından önce ben de birkaç portre fotoğraflarını çekebileyim ama vakit dar olunca maalesef ona fırsat olmadı.

Gün batımındaki Boğaza nazır nikah töreni, ardından enfes yemekler ve DJ eşliğindeki çılgın danslarla harika bir düğün oldu Arzu’yla Onur’un düğünü. Bence en bomba jest de dans pistinde bayan misafirlere dağıtılan dore rengi patiklerdi. Arzu ve ben dahil birçok bayan topuklu ayakkabılardan kurtulmanın verdiği rahatlıkla bir ohhh çekti ve gece bitene kadar doyasıya dans etti..
Mutluluğunuz daim olsun sevgili dostlar..
Not 1: O gün çektiğim fotoğraflardan küçük bir derleme :)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Not 2: Bu seneki ikinci düğün bir sonraki yazıya..
Not 3: Belgesel (Hikaye) Düğün Fotoğrafçılığı Hakkında 
Bizi izlemeye devam edin anacım!
S.

Bir Taşla İki Kuş: Amsterdam Türk Film Festivali

Ailecek en büyük tutkularımızdan bir tanesi sinema… Ne şanslıyız ki bizim gibi sinema tutkunları için Amsterdam cennetten bir köşe. Her sene birçok festivale ev sahipliği yapıyor, biz de Amsterdam’da gerçekleşen tüm film festivallerine gitmeye çalışıyoruz. Bununla da kalmıyoruz! Ben bir de festivallerde gönüllü çalışıp iki hobimi aynı anda gerçekleştiriyorum: Sinema ve fotoğrafçılık..
Her sene Ağustos ayında gerçekleşen Amsterdam Dünya Sinema Festivali’nde geçtiğimiz sene ve bu sene gönüllü fotoğrafçılık yaptım. Böylece festival camiasına ufak da olsa bir adım atmış oldum, hem de festival fotoğrafçılığı konusunda deneyim kazandım. 3-4 hafta önce bir de Amsterdam Türk Film Festivali olacağını öğrenince (bu sene 3. düzenlenen) hemen gönüllü fotoğrafçı arıyorlar mı diye araştırmaya başladım. Gel gör ki websitesinde konuya dair bir bilgi bulamadım ama yine de kısa bir mail atıp şansımı deneyeyim dedim. Tesadüf bu ya, festival görevlileri teklifime sıcak baktılar ve bana (ve diğer iki arkadaşıma – Andreia ve Oliver) bu görevi verdiler.

 

 
Bu sene Türkiye ile Hollanda arasındaki diplomatik ilişkilerin 400. yılı olması sebebiyle Dışişleri Bakanlığı’nın da desteklediği festival büyük bir bütçeyle hazırlanmıştı. Şehrin en güzel mimari yapılarından biri olan Pathe Tuschinski’de 20-23 Eylül tarihleri arasında gerçekleşen festivale ilgi çoktu. Türk sinemasının tanınmış yazar ve yönetmenleri ile tanışmak ve fotoğraflarını çekebilmek benim için heyecan vericiydi; Caner Alper (Zenne), Ümit Ünal (Nar), Barış Pirhasan (Kurtuluş Son Durak), Kadir Balcı (Turquaze) bu değerli isimlerden bazıları.. Ayrıca festivale katılan yönetmenlerin birkaçının hem filmlerini izleme hem de filmlerin gösterimleri ardından yönetmenlerle yapılan soru cevap kısımlarında fotoğraflarını çekme şansım oldu.

 

   
  
Festival kapsamındaki filmlerin hepsi birbirinden güzeldi.  Amsterdam’a bu festivali kazandıran ve programı itinayla hazırlayan 7Hills Foundation’ı ve tabii bütün değerli yönetmenleri, yazarları, yapımcıları, oyuncuları canı gönülden tebrik ediyorum. Umudum festivalin başarısını önümüzdeki senelerde artarak sürdürmesi ve özellikle Hollanda’da yaşayan Türklerin bu festivale sahip çıkması ve gereken ilgiyi göstermesi…
Sinema dolu günler!
Fotoğraflar: Seda Çınar Ceyhan 

Bir Tatlı Huzur Almaya Geldik, Chefchaouen’den…

Fas gezimizin sabırsızlıkla beklediğimiz durağına, Chefchaouen’e, Tanca’dan otobüsle 3 saatte varıyoruz.
Chefchaouen, Fas’ın iç kısımlarında Rif dağlarının eteklerine kurulmuş küçük ama sempatik bir kasaba. Denizden bu kadar uzak olup deniz kenarındaymış hissi yaratan bu kasaba, çivit mavisine boyanmış evleri sayesinde attığınız ilk adımdan itibaren sizi etkisine alıyor.
    
Fas’ta gezdiğimiz diğer şehirlerden (Marakeş, Tanca, Fes, Meknes, Volubilis) çok farklı bir yer burası.. Güzelim dağ  havası ve yeşil bitki örtüsüyle doğa dostlarını kendine hayran bırakan; günlük koşuşturmacadan uzaklaşıp kafasını dinlemek isteyenlere bolca huzur sunan Chefchaouen, midesine düşkün olanlar için de güzel lezzetler vaadediyor.

  

Yaklaşık 4 saatlik ziyaretimizde önce Chefchaouen’in sokaklarında kayboluyoruz ve bol fotoğraf çekiyoruz. Daracık sokaklarında çocuklar top oynuyor, kediler kapı kenarlarında dinleniyor, erkekler kahvede sohbet ediyor ve turistler kasaba meydanında gölgeleniyor.
 
Biz de iyice yorulunca kasaba meydanındaki bir restaurantta kendimize harika bir ziyafet çekiyoruz. Fas’daki tek lezzetli balık yemeğine dağların ortasındaki bu kasabada rastlamamız bizim için gerçekten enteresan ama hoş bir tecrübe oluyor..

 

Chefchaouen’e İspanyol ve Fransız gençlerin talebi yoğun ve bu talebi karşılamak üzere 200 otel ve pansiyon kurulmuş ufacık kasabaya. Biz buraya konaklamak amacıyla değil geçerken uğramak üzere geldiğimizden oteller hakkında pek fikrimiz yok ancak programımız bu kadar yoğun olmasa ya da daha uzun bir tatilimiz olsa kesinlikle burada 3-4 gün geçirmek isterdik.
Siz de benim gibi fotoğrafa meraklıysanız ya da kafanızı dinleyebileceğiniz küçük, huzurlu bir köşe arıyorsanız, burası tam size göre! Fas’a gitmişken bu şirin kasabaya uğramayı ihmal etmeyin, sizi hayal kırıklığına uğratmayacağına emin olabilirsiniz.
Fotoğraflar: Seda Cinar Ceyhan

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir Zamanlar Tanca’da…

Bir haftalık Fas gezimizde Marakeş’ten bir sonraki durağımız ülkenin en kuzeyindeki, İspanya’nın karşı yakasındaki Tanca (Tangier) şehriydi.
Biz Tanca’ya bir gece treniyle Marakeş’ten yaklaşık 9 saatte vardık ancak buraya İspanya ve Fransa’nın güney sahilinden vapurla ulaşmak da mümkün. Beyaz evleri ve daracık sokakları ile tam bir Akdeniz şehri Tanca. Buraya ilk olarak Berberiler yerleşmiş, sonrasında Fenikelilerin ilgisini çekmiş ve 1950lerde bağımsızlığını kazanana kadar birçok kültüre ev sahipliği yapmış.
 
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupalı kolonici güçlerin koruması altında bir dönem uluslararası alanda tarafsız bölge statüsü kazanmış. Aynı dönemdeki geniş özgürlükler sayesinde Avrupalı ve Amerikalı diplomatlar, yazarlar, şarkıcılar ve zengin iş adamları şehre akın etmişler.
Ünlü yazar ve besteci Paul Bowles, yazar William S. Burroughs, ressam Brion Gysin, ve Rolling Stones grubu bunlardan sadece birkaçı. Paul Bowles 88 yıllık hayatının 52 yılını Tanca’da geçirmiş, bu dönem boyunca buradaki deneyimlerini birçok eserine aktarmış ve haliyle şehrin simgesi haline gelmiş. William S. Burroughs de Tanca’daki deneyimlerine, Times dergisinin 1923-2005 yılları arasındaki en iyi 100 İngilizce roman arasında gösterdiği Naked Lunch (1959) adlı kitabında yer vermiş. 1991 yılında yönetmen David Cronenberg aynı adlı filminde kitaptan bazı kısımları kendince yorumlayarak başarılı bir şekilde sinemaya uyarlamış. İzlemeyenlere buradan duyurulur…
Özgürlükler şehri Tanca, uluslararası ajanlık faaliyetleri için de güvenli bir liman haline gelmiş ve bu durum Soğuk Savaşın ilk yıllarında devam etmiş.
    
Özellikle ajan faaliyetlerine ev sahipliği yapmış olması şehre gizemli bir hava katıyor. Ajanların toplanıp çok gizli planlarını yaptıkları kafelerde oturup Fas’a özgü nane çayından yudumlamak insanı o günlere geri götürüyor. Ancak o şaşalı özgürlük ve zenginlik döneminden geriye dönemin tipik mimarisi dışında pek iz kalmamış.

       
Kısa bir şehir turu atıp fotoğraflar çekiyoruz ve sonra bir sonraki durağımız olan Chefchaouen’e doğru yola çıkıyoruz..

Marakeş’in Kalbi

Fas’ın gizemli çekiciliği ortaçağ ticaret yaşamını olduğu gibi koruyan medinalarında gizli sanki. Hele Marakeş özelinde bu daha da doğru. Organik bir biçimde yüzyıllar içinde oluşmuş bir labirent olan Marakeş Medinası’nda zanaatkarlar daracık sokaklarda gizli dükkanlarında kendi el emekleriyle, alın terleriyle ürettikleri malları bir bağırış çağırış içinde satıyorlar.

    

Bakırcısı, kunduracısı, terzisi, marangozu, ciltcisi, halıcısı ve helvacısı hala gündelik hayatın içinde yaşamını sürdürüyor. Osmanlı’daki Ahilik geleneği benzeri bir yapı hala bir nebze hayatta öğrendiğimiz kadarıyla. Tabii ki 70’lerden beri batılı için de bir cazibe merkezine dönüşen Marakeş’te türemiş bir sürü turist tuzağı hediyelik eşya dükkanı da türemiş durumda ama medina kesinlikle turistler için yapılan göstermelik oryantalist bir şov değil, hala yaşıyor; burası hala Marakeş’in gündelik hayatın kalbi, bunu hissediyorsunuz.
Medina’nın da kendi kalbi var, burası Jemâa El-fnâa meydanı.. Yüzlerce yıldır herkes geceleri burada toplanıyor. Akşam gün batımı yaklaştıkça inanması zor bir hızla sıra sıra sokak satıcıları, yemek arabaları yerlerini almaya başlıyorlar. Yüzlerce yemek arabası ve önlerine atılmış küçücük masalarda binlerce insan kendini Kuzey Afrika’nın lezzetlerine bırakıyor.
Salyangozcuların önünde genelde hep yerli halk, aşçının suyuyla beraber küçük taslara doldurduğu salyangozları eme eme mideye indiriyorlar. Başka bir tarafta önüne gelen kuzu kellesinin yanaklarını parmaklarıyla liğmeleyip pidenin arasına doldurup oğluna yediren bir baba. Genelde turistler damağa daha tanıdık gelen, lavaşlar içinde servis edilen baharatlanmış kuzu, tavuk, dana şişlere rağbet gösteriyor.Ve tabii ki Fas’taki her yemekten sonra olmazsa olmaz bir seremoniye dönüşmüş bol şekerli naneli yeşil çaylar…

Bu yemek arabalarının hemen yanında ise artık ne yazık ki bizde yitmeye başlayan sokak eğlenceleri hala yediden yetmişe Marakeş halkını sokaklara çekmeyi başarıyor. Büyülü ilaçlar satan ve tarot falı bakan kocakarılar, yılan oynatıcı mistikler, akrobatlar, koca bir çocuk kalabalığını etrafına toplamış etkileyici hareketlerle masalını anlatan meddahlar, müzisyenler… Televizyon ve internet çağında hala bu kültürün yaşatılabilmesi çok etkileyici, zaten Unesco da bu meydanı ve göstericilerini dünya kültür miraslı ilan etmiş.

Marakeş ve genel olarak Fas bize çok farklı ama yorucu bir tecrübe oldu. Sanki sadece mekanda değil de zamanda da yolculuk yapmış gibi hissettik. Etkileyici Endülüs ve Magrep mimarisiyle, labirent sokaklarıyla, yaşayan kültürüyle bizi çok etkiledi, ama kalabalık ve keşmekeşi, su bile alırken yapmanız gereken kurbanlık pazarlığı bizi aynı zamanda epey yordu.
 
Burası çok fotografik bir şehir.. Seda da Marakeş’i, mimarisini ve buradaki hayatı fotoğraf karelerine sığdırmaya çalıştı. Umarım siz de bizim gibi Marakeş’ten etkilenirsiniz.

      

İntikam soğuk yenen bir yemektir…

Yok canım, kimseden intikam almaya çalıştığım falan yok.. Kavgadan gürültüden uzak, barıştan ve sevgiden yana bir insanım ben. Evet bazen çabuk sinirlenirim ama kin tutamam, hemen söner ateşim. Hatta yarına unuturum neye sinirlendiğimi. Ama gel gör ki intikam filmlerine bayılırım!  Kendi düğününde eski sevgilisi/patronu tarafından başına kurşun sıkılarak komaya sokulan ve karnındaki bebeği kaybeden, kanlı gelinin intikamını ise belki 3-4 kere izlemişimdir şimdiye kadar. Evet doğru bildiniz, Kill Bill’den bahsediyorum. Quentin Tarantino hayranı olup da Kill Bill’e hayran olmayan yoktur heralde.

İşte bu sebeptendir ki Amsterdam’da Kill Bill konulu bir fotoğraf çekimi düzenlendiğini duyar duymaz hemen başvurdum. Aktiviteyi Amsterdam’a birkaç yıl once taşınmış Amerikalı genç bir fotoğrafçı (Megan Alter) düzenliyordu, ve çekim için 3 model ayarlamıştı. Her biri filmden bir karakteri (O-Ren İshii, Budd, Gogo Yubari) canlandıracaktı ve katılan herkes 4 dakika boyunca modelleri yönlendirecek ve fotoğraflarını çekecekti. Toplamda etkinliğe katılan 15 kişi vardı ve 3 saat süren çekimler modeller için yorucu, fotoğraf çekenler için ise hem eğlenceli hem de zorlu geçti.
Çektiğim yüzlerce fotoğraf arasından en beğendiklerimi seçtim..
Bunun üstüne bir Kill Bill daha izlenir artık :)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Fotograflar: Seda Cinar Ceyhan
Modeller:  Louise Lam, Aubrey Reeves and/or Yanick Schults
Sac: Hairfashion by Leo
Kostum: Air-fashion
Produksiyon & Tasarim: Megan Alter Photography

Makaron Denedik, Güzel Oldu…

Biraz geç  de olsa makaron modası bizi de etkisine almayı başardı. Bu küçük rengarenk lezzet bombaları ilginç de bir gizem taşıyorlar. Yapması çok zor; ancak büyük emeklerle, cok hassas ölçülerle ve ince ayarlarla ulaşılabilecek bir tatlı imajı var bir şekilde herkeste. Biraz piyasa konumlandırması da yüksek olunca küçücük bir kutusu el yakan fiyatlara satılıyor. Hal boyle olunca, şöyle doyasıya makaronlar arasında kendini kaybetmek ancak evde yapmakla mümkün olabiliyor:) E dedik bizim neyimiz eksik deneyelim görelim bakalım o kadar zor muymuş? Internette biraz gezindik, bir iki tarifi kendimizce yorumladık, sonuç gayet başarılı oldu. Tamam ölçülere dikkat ettik, tamam yumurtanın beyazını 2-3 gün önceden ayırıp dolapta dinlendirdik ama sıra yapmaya geldiğinde aslında pişirmesi de yemesi kadar keyifli; renginden içindeki kremasına bir çok noktada kendinden fikirler katmaya ve orijinal olmaya firsat veren cok nefis şeyler bu afacanlar…

Bizim uyguladığımız tarifin linkine buradan ulasabilirsiniz.
Aslında tarif oldukça basit, kurabiye kısımları için malzemeler şöyle:
-3 Yumurtanın Beyazı
Burada birkaç farklı blogta aynı tavsiyeyi gördük ve uyguladık, yumurtanın beyazlarını en az 1-2 gün önceden ayırıp buzdolabında kapalı bir kapta saklamak ve makaronları yapacağınız gün 3-4 saat önceden dolaptan çıkarıp oda sıcaklığına getirmek işin püf noktası. Biz uyguladık çok memnun kaldık.
-210gr Pudra Şekeri
-125gr Badem Tozu
Biz kavrulmamış bademleri alıp kendimiz mutfak robotunda iyice toz hale getirdik, sonra ince bir tel süzgeçten geçirip içinde büyük bir parça kalmamasına dikkat ettik.
Google’da aradık dedik badem şart mıdır, fıstık olmaz mı mesela? Bazı tariflerde vardı. Biz de bademle yaptığımız gibi 125gr da ayrıca antep fıstığı tozu yaptık ve elimiz değmişken bir bu tarif kadar da fıstıktan makaron yaptık o da super oldu.
İşyerinde bir arkadaş cevizli nasıl olur acaba dedi, ben de çok merak ediyorum bir dahaki sefere de belki cevizle deneriz:) Yani diyeceğim makaron tarifleri için affı yoktur harfi harfine takip etmen gerekir dediler biz badem yerine fıstıkla da yaptık oldu, biraz doğaçlamaya yer var gibi geldi bize ya da tam bir acemi şansıydı:)
-30gr Normal Toz Şeker
   
Talimatlar ise şu şekilde: yumurta beyazlarını temiz bir kapta blendırla hızlıda çırpıyoruz, iyice köpürünce yavaş yavaş içine 30 gr toz şekeri dökerken çırpmaya devam ediyoruz, oluşan krema artık kıvama geldiğinde, blendırın ucunu kaldırdığımızda artık şeklini koruyan bir form aldığında çırpmayı bırakıyoruz. Bu noktada istersek 1-2 damla gıda boyası ekleyip, bastırmadan hafifçe karıştırıp istediğimiz rengi verebiliriz.  Biz bademli olanları pembe, fıstıklı olanları ise yeşil yaptık.
Daha sonra başka bir kapta karıştırdığımız badem tozu ve pudra şekerini yavaş yavaş  kremanın içine ekleyip bir spatula yardımıyla karıştırıyoruz. Burada mümkün olduğunca az sayıda darbeyle karıştırmak önemli bir püf noktası diyor herkes forumlarda, biz de buna dikkat ettik. Sonuçta güzel kıvamlı hamurumuz krema sıkma torbasına konmaya hazır. Torbaya doldurduğumuz kremayı bir fırın tepsisine kurabiye şeklinde tek tek sıkıyoruz. Fırını 135 dereceye getirip kurabiyelerimizi tepside 20 dk dinlendiriyoruz. Fırına atmadan önce bir kaç kere hafifçe tepsinin altını düz bir yüzeye vurup kurabiyelerin şekillerinin düzelmesini sağlıyoruz.
Fırına koyduğumuz kurabiyeler yaklaşık 15-16dk içinde hazır oluyor. 12inci dakikaya kadar fırının kapağını kesinlikle açmıyoruz, ondan sonra başından ayrılmadan ara ara bakıp tam zamanında fırında çıkarmak çok önemli. Altının artık kağıda yapışmıyor olması lazım, ama üstünün de kızarmaya başlamaması lazım. Az pişerse yapışıyor, çok pişerse de o makaronun kendine has hafif cikletimse hissini kaybediyormuş ve kıtır kıtır oluyormuş. Biz bir dakikada bir bakıp tam zamanında çıkarmaya dikkat ettik ve sonuçtan çok memnun kaldık!

İşte makaron bu… O kadar da zor değil, piştikten sonra soğuyana kadar bekletip içine gönlünüzden ne geçerse onu sürebilirsiniz. Biz bademli pembe makaronlarımızın arasına böğürtlenli-beyaz çikolatalı bir krema hazırlayıp sürdük süper oldular! (Ocakta bir miktar süt kremasının içine iyice doğradığımız böğürtlenleri atıp pişirdik, daha sonra daha sıcakken başka bir kapta rendelediğimiz beyaz çikolatanın üzerine döktük, çikolata tamamen eriyene kadar iyice karıştırdık ve soğumaya bıraktık. Soğuduğunda tam makaronlarımıza layık bir kıvamda ve lezzette üstelik çok güzel bir eflatun tonunda bir kremamız oldu.) Biraz yorulduğumuz için fıstıklı makaronların arasına direk nutella sürdük, zaten çikolata fıstığa çok yakıştığı için harika oldular. İçine ne sürüleceği tamamen keyfe kalmış, daha hafif birşey isteyenler biraz labne ve şekerle bir meyvayı karıştırıp güzel birşey yapabilir. Bazıları gördüğümüz kadarıyla bizim tarifte kullanılmayan yumurta sarılarını kullanıp oyle kremalar yapıyorlar bize biraz ağır gözüktükleri için tercih etmedik.
Ve işte makaronlarımız hazır. Hepsi birbirinden lezzetli oldular, tam aynı boy olmadılar ama olsun boy boy işte böyle daha iyi:) Şimdiden kafamızda başka neler yapabiliriz, neli yapsak, nasıl yapsak diye binbir tarif geziniyor… İşin en güzel yanı buzdolabında kapalı bir kapta sakladığınız makaronları aşağı yukarı bir hafta kadar daha yiyebiliyorsunuz, şimdi makarona doyacağız işte!

Hollanda’nın LaLe Bahçeleri

Uzun bir aradan sonra tekrar merhabalar! Umarız havalarınız güneşli ve keyifleriniz yerindedir. Bloğumuza güneşli bir bahar gününden geriye kalan müthiş lale görüntüleri ve renk cümbüşüyle geri dönmenin sevinci içersindeyiz :)

Geçen sene Nisan ayında fotoğraf makinamı kapıp lale bahçelerini fotoğraflama niyetiyle yola çıkmış, ancak lale mevsimini kaçırdığım icin,  baş döndürücü kokular arasinda rengarenk sümbül fotoğrafları çekmiştim.
Bu sene ise lale mevsimini – sonlarına doğru olsa da – yakalama fırsatı bulduğum için çok mutluyum.. Dünyanın her yerinden binlerce turist ve dünyaca ünlü fotoğrafçılar her sene lale zamanı Hollanda’ya akın akın geliyorlar, şimdi neden olduğunu daha iyi anlıyorum! Kitaplarından ve videolarından çok şey öğrendiğim Byran Peterson bu fotoğrafçılardan birisi.. Her sene Nisan ayında düzenlenen 4 günlük fotoğraf kursuna kayıtlar bir sene önceden açılıyor hatta kurstan 6 ay önce kapanıyor. Talebin boyutunu siz düşünün artık :) Ben bu seneki kayıtları kaçırdım, başka bir bahara inşallah.. Kursla ilgili detaylı bilgi için tıklayınız  
  
Hollandalıların laleyi Türkiye’den aldıkları bilinen bir gerçek.. Hatırlarsınız daha geçen sene, dünyada eşi benzeri olmayan, sadece Erzurum’da yetişen bir lalenin  son kalan soğanlarını söküp yurtdışına götürmeye çalışan 2 Hollandalı sınır kapısında yakalanmıştı. İşte o denli bir lale çılgınlığı var bu ülkede. Ülkenin önemli bir ticaret ve turizm kaynağı laleler. Öyle ki 17.yüzyılın başlarında, Hollanda’nın Altın Çağı olarak bilinen dönemde ülkede laleler borsada alınıp satılıyormuş. Lale o dönemin en büyük statü sembolü haline gelmiş. Ender rastlanan lale soğanları hektar hektar arsa fiyatına alıcı bulabiliyormuş. Bu da Avrupa’nın Tulipomania adıyla bilinen ilk finansal krizine sebep olmuş ve bir çok insan bütün varlığını bu kriz sirasinda yitirmiş. Ancak Hollandalılar yaklaşık 400 yıldır binlerce farklı tür laleyi üretmeye devam etmişler ve dünyanın en büyük lale üreticisi haline gelmişler. Bugün Hollanda’da her sene 6 milyar lale soğanı ekiliyor ve dünyanın dört bir yanına ihrac ediliyor.

Peki bizde durumlar nasılmış diye ben de merak ettim, bloglardan biraz araştırdım: Anavatanı Orta Asya olan laleyi batıya ilk Türkler taşımış ve üretmiş. Tarihimizde bir döneme adını vermiş olan laleler sadece saray çevresinin değil halkın da merakını uyandırmış ve moda haline gelmiş. El sanatlarında, çinilerde, seramikte, kumaşlarda lale motifleri sıkça kullanılmaya başlanmış. Padişahlar kaftanlarını lalelerle süslemişler; şiirlere, hikayelere ve fermanlara konu olmuş laleler. Gel gör ki o dönemde Hollanda’ya  giden lale soğanları melezleme yoluyla, yeni türler elde edilerek Osmanlı İmparatorluğuna rakip bir durma gelmiş, hatta Osmanlı İmparatorluğundaki laleciliği geçmiş. Artık lale Osmanlı Devleti’ne Hollanda’dan getirilmeye başlamış.

Son dönemde ülkemizde laleler tekrar adından söz ettirmeye başladılar. Hem baharda bircok yeri susler oldular, hem de üretim bu sayede çok canlandı. Artık yılda 25 milyon lale üretiyor,  Türk Cumhuriyetleri’ne, Orta Doğu’ya hatta Hollanda’ya ihraç ediyormuşuz. Umarım Hollanda’da çektiğim lale fotoğraflarının çok daha güzellerini ilerde Türkiye’de açılmasını umut ettiğim lale bahçelerinde çekebilme şansım da olur..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.