Yeni Yıla Yeni Lezzet: Balkabağı Çorbası

Balkabağından çorba mı olurmuş demeyin.. Olur hem de ‘Bal’ gibi olur. Biz alışmışız balkabağını tatlı olarak yemeye, o yüzden çorbasını yapmak aklımıza bile gelmez. Balkabağının çorbasını ilk defa geçenlerde deneme şansım oldu ve bu lezzeti herkesle paylaşmayı kendime görev edindim. Aldım elime sihirli değneğimi, nasıl peri annesi sihirli değneği ile Külkedisine balkabağından fayton yaptı, ben de küçük bir balkabağını bir tencere çorbaya dönüştürüverdim :) İlk önce Hakan’a, sonra da annem ve babama içirdim, hepsi tadına bayıldı. Tabii ilk içişte tadı değişik (tatlı) gelebilir, nerden baksanız adı üstünde, balkabağı :) Ama bir alışınca insanda bağımlılık yapması işten bile değil.
Yapılışına geçmeden önce balkabağının faydalarına da kısaca değinelim.. Bu mucizevi sebze içerdiği bol miktarda beta karoten sayesinde önemli bir antioksidan görevi görür, bağışıklık sistemini güçlendirir, hem göz hem de beyin sağlığı için faydalıdır. Aynı zamanda demir, potasyum, sodyum, fosfor, kalsiyum ve magnezyum gibi mineraller bakımından zengin olduğu için hem çocuklarda kemik gelişimine yardımcı olur hem de kansızlığı önler. Şeker içermesine rağmen kalorisi yüksek değildir, tam tersine lifli yapısı sayesinde kilo kontrolüne yardımcı olur. Bunca faydasına rağmen biz bu muhteşem sebzeyi aslında ne kadar az tüketiyormuşuz.. Balkabağına şans vermenin şimdi tam zamanı, tam mevsimi.. Siz de yeni yıla yeni bir çorbayla girin, pişman olmayacaksınız ;)
Malzemeler (4 kişilik)
  • 2 yemek kaşığı tereyağı
  • 1 soğan, doğranmış
  • 2 havuç, soyulmuş ve doğranmış
  • 1 elma, soyulmuş ve doğranmış
  • 2 bardak taze balkabağı, fırında kavrulmuş ve doğranmış (altta hazırlanışını okuyun)
  • 1 yemek kaşığı adaçayı yaprağı
  • 3 bardak tavuk suyu (tavuk suyunuz yoksa 2 tavuk bulyon tableti sıcak suda eritip hazırlayabilirsiniz)
  • 1 bardak krema
  • Tuz ve taze çekilmiş karabiber
Yapılışı
İlk önce balkabağını fırında kavurmamız gerekiyor. Bunun için fırını 200 dereceye ayarlayıp ısıtın. Küçük boy bir balkabağını önce ortadan ikiye bölün, sonra da her bir yarım parçayı daha ince dilimlere ayırın. İçindeki çekirdekleri ayıklayın ve dilimleri fırın kâğıdı (yağlı kâğıt) kaplanmış bir fırın tepsisine yanlamasına dizin. Balkabaklarının üzerinden azıcık zeytinyağı gezdirin ve fırçayla zeytinyağını güzelce yayın. Tuz ve karabiber ilave edip fırın tepsisini fırına verin. Balkabaklarının yumuşayıp üstleri güzelce kızarana kadar 30-40 dk fırında kavurun. Kavrulmuş balkabakları soğuduktan sonra kabuklarını soyun ve doğrayın.
Derince bir tavada tereyağını eritip içine soğanı, havucu, elmayı, kavrulmuş balkabağını ve adaçayı yapraklarını atıp orta ateşte 8-10 dakika çevirin. Yaptığınız püreyi blendera koyup üzerine önceden hazırlanmış tavuk suyunun bir kısmını (tavuk bulyonla hazırlanmış ve soğutulmuş tavuk suyu da olabilir) koyun. Blenderda güzelce karışan püreyi tencerede kalan tavuk suyuna ilave edin ve 15 dk karıştırarak pişirin. Çorba kıvamına gelen karışıma kremayı ilave edin ve tencerenin içinde hafifçe çırpın. 5-10 dk daha pişirdikten sonra üzerine tuz ve karabiber koyup altını kapatın. Çorbayı kâselere paylaştırıp afiyetle yiyin..

S.

Amsterdam’da 3 Fotoğraf Sergisi

Yine kış kapıya dayandı, havalar soğumaya günler kısalmaya başladı. Eğer siz de benim gibi fotoğraf çekmeye meraklıysanız, bunun ne yazık ki daha az açık hava fotoğrafı demek olduğu fikrine katılırsınız sanırım. Diğer yandan hava şartlarının fotoğrafa olan ilginizi azaltmasına izin vermek istemiyorsanız, size Amsterdam’da 3 yeni fotoğraf sergisi önerisinde bulunabilirim. Hem fotoğraf dünyasının yeniliklerinden kopmamış hem de yeni projeleriniz için fikir edinmiş olursunuz ;)
Sergilerin ilki Scarlett Hooft Graafland’ın Soft Horizons adlı sergisi.. Amsterdam’ın ilk fotoğraf müzesi olan Huis Marseilles Fotoğraf Müzesi sergiye ev sahipliği yapıyor. Klasik bir mimariye sahip olan bina 1665 yılında Isaac Focquier adlı bir Fransız tüccarı tarafından yaptırılmış. Focquier, Marseille’den gemisini yükleyip Amsterdam’a gelmiş ve bu eve yerleşmiş. Kendisini getiren gemi ve yükleri sayesinde zenginleşmiş ve evinin ön cephesine Marseille limanının taştan haritasını asmış. Sonrasında evini satmış olsa da taştan harita bugün müze olan binanın ön cephesinde durmaya devam ediyor. 300 yıllık mimarisini aynen korumaya devam eden binanın bir de arka bahçesi var ki bahar ve yaz aylarında yapılacak müze ziyareti esnasında mutlaka vakit geçirmeye değer.

     

Gelelim serginin kendisine.. Hem heykeltraş hem de fotoğrafçı olan Scarlett Hooft Graafland, ilk defa bu büyüklükte tek kişilik bir sergi açıyor. Fotoğraflarda kullandığı arka planlar serginin ismini destekler nitelikte; dingin olduğu kadar bir o kadar da görkemli doğa manzaları..Kendisi Hollanda doğumlu olan sanatçı fotoğrafların çekimi için Çin’e, Bolivya’nın tuzlalarına, Kuzey Kanada’nın kutup düzlüklerine ve İzlanda’nın lav alanlarına gitmiş, ve  yardımcı malzemeler (toplar, balonlar) ile yerli halkın fotoğraflara katılımı sayesinde etkileyici kompozisyonlar yakalamış. Her geçen gün daha fazla zarar gören doğayı, yitirilen gelenekleri ve becerileri fotoğraf aracılığıyla gözler önüne seren Graafland, renkleri ustaca kullanışı ve yarattığı sürreal kompozisyonlarıyla fark yaratan bir fotoğrafçı..

Sergi, 11 Aralık 2011 tarihine kadar Huis Marseille’de ziyaretçileri etkilemeye devam edecek.
http://www.huismarseille.nl/en/exhibition/scarlett-hooft-graafland
Sergilerin ikincisi Tarihi Yahudi Müzesi’nde (Jewish Historical Museum) gerçekleşen Saul Leiter’in New York Reflections adlı sergisi. 1930 yılında kurulan müze, Yahudi’lerin (özellikle Hollandalı Yahudilerin) 400 yıllık tarihine ve yaşamlarına ışık tutuyor. Aynı zamanda oldukça zengin kalıcı kolleksiyonunda Yahudi sanatçıların çalışmalarına yer veriyor. Kendisi de bir Yahudi olan Amerikalı fotoğrafçı ve ressam Saul Leiter’in Hollanda’da ilk defa açılan sergisi müzenin en alt katında ziyaret edilebiliyor.
    
Gençliğinde hahamlık eğitimi alan Saul Leiter, 23 yaşında din eğitimine son verip New York’a taşınır ve ressam olmaya karar verir. Soyut ekpresyonist ressam Richard Pousette-Dart ve fotoğrafçı W. Eugene Smith’in teşvikleriyle fotoğrafçılığa soyunur. Henri Cartier-Bresson’un çalışmalarını keşfeden Leiter, 35mm Leica’sı ile New York sokaklarında fotoğraflar çekmeye başlar ve çektiği siyah beyaz o dönem büyük yankı uyandırır. Siyah-beyaz sokak fotoğrafları çeşitli sergilerde gösterilmeye başlanır. New York Fotoğrafçılar Okulu’nun kurucularından biri olan Leiter, daha sonra renkli fotoğraflar çekmeye başlar ve sonraki 20 yıl boyunca moda fotoğrafçılığı yapar. Kullandığı soyut şekiller ve kökten yaratıcı tarzı ile zamanının meslektaşları arasından sıyrılır, ve ressam-fotoğrafçı olarak ün kazanır. Bir yandan moda fotoğrafçılığı sayesinde para kazanmaya devam ederken, diğer yandan sokaklarda fotoğraf çekmeyi de ihmal etmez, ancak bu fotoğrafların çoğu senelerce film halinde evindeki kutularda saklı kalır, ta ki geçtimiz 3-4 seneye kadar..
Erken dönem ve renkli fotoğrafçılığın en önemli isimlerinden biri olan Leiter’in saklı kalmış fotoğrafları geçtiğimiz yıllarda saklı oldukları kutulardan çıktı ve teker teker basıldı. Bu sayede 1950’lerden bu yana New York sokakların’da çektiği renkli fotoğraflar gün yüzüne çıkmış oldu. Saul Leiter, renkleri bir ressam ustalığıyla kullanışı, soyut kompozisyonları, resim ile fotoğrafı harmanlayışı ve hayalciliğiyle son 40-50 yılın ticari olmayan tek renkli fotoğrafçısı..  New York Reflections sergisi ise Tarihi Yahudi Müzesi’nde 4 Mart 2012 tarihine kadar ziyaret edilebilir.
http://www.jhm.nl/actueel/tentoonstellingen/saul-leiter
Geldik yazımızın son sergisine.. Amsterdam’ın son zamanlarda giderek markalaşan fotoğraf müzesi FOAM’un her sene yenisini düzenlediği Yetenek 2011’de (Talent 2011) bu yıl seçilen 15 genç yeteneğin çalışmaları sergileniyor. Aralarından birkaç tane fotoğrafçının çalışmalarını ben çok beğendim, aşağda görebilirsiniz.
Ina Jang (Güney Kore)
Raphaël Dallaporta (Fransa),
Alessandro Imbriaco (Italya),
Ivor Prickett (Irlanda),

Dünyanın dört bir yanından 800’ün üzerinde başvuru alan yarışmada elemeleri geçen diger fotoğrafçıların isimleri şöyle: 

Mirko Martin (Almanya), Katrien Vermeire (Belçika), Fleur van Dodewaard (Hollanda), Ester Vonplon (Isviçre), Renato Abreu (Brezilya), Lucas Blalock (ABD), Florian van Roekel (Hollanda), Gosha Rubchinskiy (Rusya), Mayumi Hosokura (Japonya), Jessica Eaton (Kanada), and Alberto Salván Zulueta (Ispanya).

Sergi,  günümüzün genç fotoğrafçılarının ilgilendiği konuları, gelişmeleri ve trendleri takip etmek açısından ilgi çekici olabilir. Sergi Foam’un yeni sergi mekanı olan Vijzelstraat 78’de 15 Aralık tarihine kadar gezilebilir.
http://www.foam.org/foam-amsterdam/exhibitions/talent_2011_vijzelstraat
Bol fotoğraflı günler :)

Belgesel (Hikaye) Düğün Fotoğrafçılığı

Her şey bir doğum günümde Hakan’ın bana fotoğraf makinesi hediye etmesiyle başladı.. İlk baslarda sadece seyahate çıktıkça yanıma alıyordum makinemi, ya da Hakan’ı ziyarete Amsterdam’a gidişlerimde.. Aradan yıllar geçti, biz evlenmeye karar verdik, işte o zaman fotoğraf çekmeye iyiden iyiye merak saldım.. Niye mi?
Hakan’la evlilik planları yapmaya başlayınca herkes gibi ben de öncelikle bir yapılacaklar listesi çıkardım. Allah’tan ev kurma gibi bir derdim yoktu, o yüzden bütün enerjimi bu yapılacak islere verebilecektim. Düğünden 6 ay önce başladım araştırmalarıma (ne kadar erken o kadar iyi, stressiz olur benden söylemesi). Yapılacaklar listesinin ne kadar uzun olduğunu söylemeye gerek yok herhalde..Düğün yapanlar bilirler, o liste bitmez, sürekli ilaveler olur. Hatta düğün günü dahi ‘ah bilmem ne yapmayı nasıl unuttuk, hiç aklımıza bile gelmedi’ denen şeyler mutlaka çıkar. O yüzden ‘bir şey unutmuş olabilir miyim’ diye sıkıntı yapmaya gerek yok, yeni evlenecekler, sıkmayın hiç tatlı canınızı :) O gün sizin en mutlu gününüz olacak, olsun varsın, bişeyler eksik kalsın, sonrasında gülüp geçeceksiniz bunlara belki hatırlamayacaksınız bile ;)

Ha tabii unutulacak şey var unutulmayacak şey var..Hatta hatta kesinlikle atlanmaması gereken şeyler var.. Bunlardan ilki düğün tarihi almak ve düğün mekânını ayarlamak :) Gülmeyin, çok ciddiyim! Son zamanlarda Ramazan da yaz aylarına denk geliyor, düğün yapılacak cumartesiler çabucak kapılıyor, benden söylemesi..
İkincisi düğünde çalınacak müzik (eğer canlı müzik tercih etmiyorsanız, bir DJ ile anlaşın ve mutlaka playlist hazırlayın), üçüncüsü de düğünde fotoğraflarınızı çekecek fotoğrafçı. Müzik önemli çünkü düğünden sonra misafirlerinizin aklında kalacak tek şey ne yediklerinden ziyade düğünde ne kadar dans edip eğlendikleri olacak. Fotoğrafçı önemli çünkü aradan yıllar geçip geriye baktığınızda düğününüzden geriye iste o fotoğraflar kalacak (tabii kameraman da önemli ama kimsenin o saatler suren düğün videosunu açıp bi daha izlediğini sanmıyorum).
Kendi düğünümüz için fotoğrafçı ararken ince eleyip sık dokudum. Düğün fotoğrafçılığı konusunda okudukça, son dönemde klasik tip düğün fotoğrafçılığının popülaritesini oldukça yitirdiğini öğrendim. Artik çok az çift nikâh sonrasında gidip fotoğraf stüdyosunda doğallıktan uzak arka fonlar önünde önceden belirlenmiş pozları veriyor. Dijital fotoğraf makinelerinin kullanımının da yaygınlaşmasıyla birlikte artık stüdyoda fotoğraf çekme devri sona ermiş gözüküyor. Şimdilerde yeni moda ise hikâye ya da diğer adıyla belgesel düğün fotoğrafçılığı.. Peki, bu türü klasik düğün fotoğrafçılığından farklı kılan şey ne ola ki?
Bu türe belgesel niteliği kazandıran ve klasik türden ayıran en önemli faktör, fotoğrafçının düğün gününü gelin ve damada ilerde yaşatacak spontane fotoğraflar çekmesi.. Bence bu fotoğraf türünü en cezbedici kılan şey de bu.. Fotoğrafçının amacı o gün yaşanılan özel anları ve duyguları ön plana çıkararak doğal ve samimi fotoğraflarla bir düğün hikayesi ortaya çıkarmak..

 

Klasik düğün fotoğrafçılığından bir diğer farkı, çekim şartlarının çoğunlukla fotoğrafçının kontrolü dışında olması.. Bu da işin zorlu kısımlarından biri.. Stüdyoda çekilen fotoğraflarda kontrol edilebilir bir ışık düzenlemesi var iken, belgesel düğün fotoğrafçılığında fotoğrafçı mevcut ışık şartları altında, yanında taşıyabildiği ekipmanlarla (çoğunlukla harici flaş, bazen de softbox ve reflektörler) en özel anları yakalamaya çalışır.
İşin bir diğer zorlu kısmı da (belki de en kritik kısmı) işte o özel anların yakalanıp fotoğraflanmasıdır. Stüdyoda çekilen fotoğraflar planlı pozlar olduğu halde, düğün günü esnasında genellikle kendiliğinden gelişen bu anların çoğu plansızdır ve tekrarı mümkün değildir. Dolayısıyla da belgesel düğün fotoğrafçılığı, büyük dikkat, gözlem yeteneği ve öngörü gerektirir.

Peki fotoğrafların hepsi mi belgesel niteliğinde? Artık düğünde gelin, damat, aile, eş dost hiç mi poz veremeyecek? Toplu aile fotoğrafları tarihe mi karıştı? Arkadaşlarla beraber çekilmiş fotoğraflar yok mu artık? Olmaz olur mu.. Gelin ve damat eskiden stüdyoya gidip poz verirlerken şimdi o pozları çeşitli dış mekânlarda vermeyi tercih ediyorlar. Böylece dış mekân arka planlar fotoğrafa hem bir dinamizm kazandırıyorlar, hem de geriye hoş bir anı bırakıyorlar. Grup fotoğraflarına gelince, onlar çoğunlukla düğün hazırlık aşamasında ya da düğün esnasında çekiliyor.

Sonuç itibariyle kendi düğünüme fotoğrafçı ararken merak saldığım ve git gide beni kendi çeken bu fotoğraf türünü deneme fırsatına ve şerefine, arkadaşlarım Baran ve Özlem’in nazik teklifi sayesinde nail oldum. Geçtiğimiz yaz Temmuz ayında evlenen arkadaşlarım düğünlerinde sabahtan akşama kadar düğün günlerinde yanında olup onların bu mutlu günlerini görüntülememi istediler benden seve seve kabul ettim. Benim için çok önemli olan bu görevi yerine getirebilmek için günlerce hikâye düğün fotoğrafçılığı konusunda araştırmalar yaptım. O gün yapılması gerekenler, kullanılacak ekipmanlar, mutlaka çekilmesi gereken fotoğraflar (önemli anlar ve detaylar) vs.. Sonunda düğün günü gelip çattı. Heyecanım doruktaydı, hem korku hem de büyük bir sabırsızlık duyuyordum.. Öyle ki bir gece öncesinde heyecandan uyuyamamıştım!

Sabahın erken saatlerinde başlayıp gecenin ilerleyen dakikalarına kadar an be an gelin ile damadı takip edip fotoğraflarını çektim. Maalesef nikâh salonunda fotoğraf çekmeme izin vermediler, ve düğün mekânındaki çekimler de sınırlı sayıda kaldı (nikâh salonu ve düğün mekânında mevcut anlaşmalı fotoğrafçı olması nedeniyle) ancak buna rağmen yaklaşık 1400 fotoğraf çekmiş olduğumu fark edince ben bile sasırdım :)
Tabii iş, fotoğrafların çekimiyle bitmiyor, daha sonrasında onların renk ayarlarının ve düzeltmelerinin yapılması geliyor.. İtiraf etmeliyim ki, isin bu kısmı oldukça zahmetli, ama sonuçlarına kesinlikle değiyor!
Eh o zaman lafı daha fazla uzatmadan o gün çektiğim fotoğraflardan küçük bir derlemeyi beğeninize sunayım :)
Bir Not: Bir sonraki düğün yazısı için tıkla..
 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Işık ve Portre

Portre fotoğrafları çekerken ışık nasıl kullanılır konulu kısa ve öz blog yazısına hoşgeldiniz :) Bildiğiniz üzere fotoğraf kursuna gitmeye devam ediyorum, ve işte bu konu en son dersimizde üzerinde durduğumuz hatta pratik yaptığımız konuydu. Stüdyo ya da ev ortamında farklı açılardan kullanılan tek bir ışık kaynağının fotoğraf üzerindeki etkilerini pratikte görme şansına sahip olduk. Çalışmamızda sadece bir stüdyo flaşı kullandık ve ışığın model üzerine düşüş açısı, modele yakınlığı/uzaklığı ve ışığın gücünün fotoğraf üzerindeki dramatik etkisine değindik. Ben de bu derste çektiğim fotoğraflardan birkaçını sizlerle paylaşmak istedim. 
Aralarından sadece bir tanesi farklı ışıkta çekildi, bilin bakalım hangisi? :)) 

Sürprizlerle dolu bir Ortaçağ şehri: Talin

Mayısın son haftası yolumuz Estonya’ya düştü. Seda bir iş gezisine çıkacaktı, dedim ben de gelirim peşinden. Baltık ülkelerini hiç görmemiştik. Açıkçası benim beklentilerim biraz düşüktü. Macaristan, tatlıları dışında beni çok tatmin etmemişti, şimdi de küçücük bir ülke olan Estonya’dan ve onun başkenti Talin’den çok fazla bir şey beklemiyordum. Bu kadar mı yanılabilirdim! Şehirde sanki her şey, herkes bizi etkilemek için seferber olmuş.. Haliyle inanılmaz güzel bir hafta sonu geçirdik.

   

Talin çok güzel bir şehir. Ortaçağ havasını olduğu gibi koruyan tarihi kısmı UNESCO dünya mirasları listesinde. Her yer bir film seti gibi, her şey herkes samimi duruyor, bambaşka bir dönemde yaşıyormuş gibi hissediyor insan.

 

Bu yıl Talin Avrupa Kültür Başkentlerinden biri. Hani şu geçen sene İstanbul’un da olduğu gibi. Yüzlerce kültürel ve sanatsal aktivite planlanmış bu sene için. Bu yetmezmiş gibi gittiğimiz hafta sonu Talin’in iki tane birbirinden hoş geleneksel festivaline denk geldik! Tamamen şans eseri kendimizi harika bir ortamın içinde bulduk.

 

Bunlardan birincisi “Talin Treff Festival”, kukla ve sokak sanatları festivali. Şehrin her yerinde çılgın kostümlere girmiş sokak göstericileri, dünyanın her yerinden en meşhur kukla şovları, sokaklarda çocuklar için kukla yapma eğitimleri, dans gösterileri ve daha neler neler…
 

Her yer rengârenk, cıvıl cıvıl… 10 yıldan uzun süredir her yaz devam eden bu festivalin asıl odak noktası kukla ve bu alandaki yenilikler. Gerçekten de artık birçoğumuz için ölen bir sanat dalı olmaya başlayan kuklacılığın hala verebilecek çok şeyi olduğunu gördük tanık olduğumuz gösterilerde. Bir gösteride kulağımıza Türkçe bir şeyler çalındı, meğersem Azericeymiş. Rauf Afsarov Kukla Tiyatrosuymuş, insanlar neden bahsedildiğini anlamasa da dikkatle ve keyifle izliyorlardı bize çok tanıdık gelen karakterleri: Zengin ve yaşlı bir tüccar, genç bir güzele gönlünü kaptırır, ama güzelin gönlü başkasındandır ve bu böyle sürer gider… Bizim oralardan bir gösteriyi Talin’de insanların ilgiyle izlerken görmek çok hoşumuza gitti. Türkiye’den de bir gösteri görmek isterdik, Hacivat ve Karagöz, Orta Oyunu, Çengiler, Zenneler ya da bir meddah ne bileyim o kadar çok sokak sanatımız var ki aslında ama ne yazık ki çoğu bir şekilde popülerliğini yitirdi.

 

Belki Treff Festival’de memleketten bir şey çıkmadı karşımıza ama yine tamamen şans eseri aynı hafta sonu Talin’in 30uncu Tarihi Şehir Festivaliymiş. Ortaçağ kıyafetleriyle Estonyalılar bizi ortaçağa götüren bir geçit yaptılar.

  

Şehrin merkezinde çok tanıdık sesler geldi kulağımıza, bir davul, bir saz… Eğlenceli bir oyun havası… Ayaklarımız bizi sesin geldiği yere götürdü. Bir de kim çıksın karşımıza: Baba Zula! Sahne şovları harikaydı, Murat Ertel’in kostümü, zaman zaman sahneye gelen bir dansöz, eğlenceli ritimler ve dayanamayıp dans eden yüzlerce Estonyalı. Biz de karşılıklı iki göbek attık tabi bu fırsatı kaçırmayıp. Baba Zula’nın gelmesi harika olmuş, sanki iki festival için birden gelmişler gibi olmuş, hem sokak gösterisi hem de konser.

Aynı festival kapsamında birkaç enteresan konsere daha denk geldik, Estonya’dan bir klasik müzik orkestrası; Gürcü bir caz grubu vesaire.. Her köşe başında ayrı bir eğlence, üstelik de bu Talin’in tarihi şehrinin eşsiz ve müthiş korunmuş güzelliğini kendisine arka fon olarak alınca tadından yenmez bir hal aldı.
Öğrendik ki her gün 12:30’da şehirde rehber eşliğinde bedava yürüyüş turları düzenleniyormuş. Tamamen yerli gençlerin bir girişimi olan bu projede prensip “gönlünden ne koparsa”! Çok samimi bir Estonyalı genç kız bize rehberlik etti, çok derin ve sıkıcı tarihsel bilgilere girmeden şehrin komünist geçmişine, Şarkı Devrimine ve daha daha eski ta orta çağ dönemlerine dair enteresan anekdotlar, efsaneler anlattı. Zaten küçücük bir şehir olan Talin’i buranın yerlisiyle gezmek çok keyifli oldu.

  

Rehberimizden enteresan bir hikaye: Talin’in tam içinde tam anlamıyla Rus stili bir yapı olan, şehrin panaromasına çok farklı bir tat katan Alexander Nevsky Kilisesi var. Kilisenin tepesindeki hacın altında bir de aynı camilerde olduğu gibi İslamiyet’in simgesi olan bir hilal var. Öğrendik ki bu hilal yapılış yılları Osmanlı-Rus harbi yıllarına denk gelen bu kilisenin tepesine Hıristiyanlığın İslamiyet’i alt etmesini simgelemek için yerleştirilmiş ve hala da orda duruyor.

   

Şehrin güzelliğini Seda’nın fotoğrafları zaten gözler önüne seriyor bilmem siz ne düşündünüz?:)    
Yazı oldukça uzun oldu ama değinemeden edemeyeceğim bir konu var o da Talin’de yemekler tabi ki!
İki restoran denedik Talin’de, biri zaten oldukça meşhur. Talin’e gidince uğramadan olmaz cinsten bir yer. Burası Olde Hansa*. Yüzlerce yıllık bir binada tam bir orta çağ hanı atmosferi yaşamak isteyenler için. İçeride her şey ama her şey dönemine uygun yapılmış, çalışanların kıyafetlerinden, müzisyenlere, yemeklerden, tuvaletlere kadar. Ambiyans olağanüstü… Gerçekten de gidilmesi gereken bir yer. Yemeklere gelince ben kendim adına iyi ki ortaçağ’dan beri mutfak kültürü bunca yolu kat etmiş dedim. Belki de ayı ya da geyik eti denemek isteyenler için ilginç bir deneyim olabilir ama bana yemekler fazlasıyla ağır geldi. Fiyatlar da Estonya standartlarında oldukça pahalı ama bu ambiyansa değer. Adres bilgileri aşağıda…

 

 

İkincisi gittiğimiz restoran Aed**’i daha sade ve lokal bir şeyler yemek istediğimizi söylediğimiz rehberimiz tavsiye etti. Küçük bir sokakta, hemen fark edilmeyen bir yer ama içeride harika dekore edilmiş rüstik bir salonu ve arkada da bir bahçesi var. Sloganı “Embassy of Pure Food” yani Saf Yemeğin Büyükelçiliği! Yemeklerin tamamı organik ve civardan geliyor. Yemekler geleneksel Estonya mutfağının modern yorumlarıymış. Biz servise de, yemeklere de, fiyatlara da bayıldık. Her Talin’e yolu düşene şiddetle tavsiye ederiz. Adres bilgileri aşağıda…

 

Talin harika bir şehir, bizim için bu kadar aktivitenin üst üste denk gelmesi tabii ki büyük şans. Ama St. Petersburg ve Helsinki’ye de çok yakın olan bu şehre gitme şansınız olursa kaçırmayın deriz.
*Olde Hansa – Vana Turg 1, Talin, +372 627 90 20, Ambiyans Olağanüstü, Yemekler ”yenir”le “keyifli” arası.
** Von Krahli Aed (Embassy of Pure Food) – Rataskaeyu 8, Talin, +372 626 90 88, Yemekler lokum!

Bir Tutam YAZ

Günler uzadığından mıdır, havalar ısındığından mıdır yoksa Haziran ayı başladığından mıdır bilmem, yerimde duramıyorum bu aralar.. Galiba Yaz’ım gelmiş benim :) Türkiye’deyken kıymetini pek bilmezdim güneşin, hele ki mevsimlerden yazsa.. Güneşten köşe bucak kaçar, gölgede güneşlenir, kitabımı okurdum yaz tatillerinde. Hollanda’da yaşamaya başladığımdan beri güneşten kaçtığım günleri arar oldum; bir gün güneş açar da, ardından 3-4 gün yağmur yağar mı arkadaş? Hal böyleyken dün güneşli ve sıcacık (25 derece) bir cumartesi sabahına uyanınca ‘bugün güneşin tadını sonuna kadar çıkaracağım’ diye söz verdim kendi kendime.. Hakan’la önce güzelce sporumuzu yaptık, ardından haftalık alışverişimizi de tamamladıktan sonra kendimizi Bloemendaal Aan Zee yoluna attık.
Bloemendaal Aan Zee, bizim eve 25km uzaklıkta, Bloemendaal belediyesine bağlı yazlık bir belde..Hollandalıların çok rağbet gösterdiği önemli plajlardan biri burada yer alıyor (bir diğeri yine çok yakınında olan Zandvoort plajı) Bloemendaal Aan Zee 4,3km uzunluğunda ve bunun 1 km’si çıplaklar plajı (yok biz oraya gitmedik, sadece öyle bir plajı da varmış diye duyduk:)). Plaja vardığımızda bir grup insan güneşlenme faslını çoktan bitirmiş, evlerine dönüyordu. Bizse akşam güneşinin tadını çıkarmak üzere plajdaki beach club’lardan birine gidip kocaman yastıkların üzerine yerleştik.
Kendimize içecek bir şeyler söyleyip güneşin keyfini çıkardık, kitaplarımızı okuduk. Farkına varmadan 2,5 saati devirmişiz. Güneş yavaş yavaş ufukta alçalmaya başlayınca günbatımı fotoğrafı yakalamak için sahile indik. Hakan’ın fedakâr desteği sayesinde birkaç hoş fotoğraf yakaladık.
Herkese bol güneşli günler :)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Fotoğraftan Al Haberi…

Geçen hafta sonu World Press Photo 2011 sergisini görmeye Amsterdam’daki Eski Kilise’ye (Oude Kerk) gittik. 14.yüzyılın başlarında Amsterdam’ın baş azizlerinden Aziz Nikolas anısına yaptırılan bu kilisenin kendine has mistik bir ambiyansı var.
Bu ambiyans eşliğinde dünyanın dört bir yanından gelen, haber niteliği taşıyan ödüllü fotoğrafları izlemek gerçekten çok etkileyici. Dünyanın birçok yerindeki politik çalkantıları, isyanları, doğa felaketlerini görselleştiren bu fotoğraflar, insanda buruk bir duygu uyandırmıyor değil.. Ancak bu sayede geçtiğimiz sene dünyada nerde neler olup bitmiş, farkında olduğumuz önemli olaylar nelerdi hem onları tekrar gözden geçirmiş oluyoruz hem de farkında olmadıklarımız hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Fotoğrafların da bütün bu olayları en çarpıcı şekilde gözler önüne sermesi de cabası..
Peki bu fotoğrafları çekenler kimler, ve ödül alan fotoğrafları kim seçiyor derseniz.. World Press Photo 1955 yılında Hollanda’da kurulan bağımsız ve kar amacı gütmeyen bir kuruluş. Asıl amacı profesyonel haber fotoğrafçılarının çalışmalarını desteklemek ve teşvik etmek olan bu kuruluş, zamanla haber fotoğrafçılığı ve özgür bilgi alışverişi için bağımsız bir platform haline gelmiş. Bu amaç doğrultusunda da her sene dünyanın en büyük ve en prestijli haber fotoğrafçılığı yarışmasını düzenliyor. Yarışmaya binlerce fotoğrafçı çektikleri fotoğraflarla katılıyor. Fotoğraflar dünyanın dört bir yanından gelen bu alanda uzmanlaşmış bağımsız bir jüri tarafından değerlendiriliyor ve ödüller sahiplerine dağıtılıyor. Ödül kazanan fotoğraflar da Amsterdam/Hollanda başta olmak üzere yaklaşık 45 ülkede sergileniyor ve her sene ortalama 2,5 milyon insan tarafından ziyaret ediliyor.
Bu sene 54üncüsü düzenlenen yarışmanın en çarpıcı olan fotoğrafı, hiç kuşkusuz 2010 Yılının World Press Photo ödülü ve Tek Portre Kategorisi birinciliği almış olan, bir Afgan kızın portre fotoğrafı..
 Geçtiğimiz sene Ağustos ayında Time dergisine de kapak olan bu fotoğraftaki Afgan kızı, 18 yaşındaki Bibi Aisha.. Daha 12 yaşında bir anlaşmazlığın çözümü esnasında, küçük kız kardeşi ile beraber bir Taliban savaşçısının ailesine verilen Aisha, ergenlik çağında geldiğinde o savaşçıyla evlenmiş. Ancak senelerce kayınlarından şiddet görmesi sebebiyle bir gün baba evine kaçan Aisha’nın kocası eve gidip kızın cezalandırılması için kendisine verilmesini istemiş ve dağda açıklık bir alanda bir Taliban kumandanının emriyle kızın önce kulaklarını sonra da burnunu kesmişler. Yöresel anlayışa göre karısı tarafından toplum önünde utandırılan adam, burnunu kaybetmiş sayılırmış ve intikamını da bu şekilde alırmış. Kanlar içersindeki Aisha oracıkta terk edilmiş ancak daha sonra Afgan Kadınlar için Çalışan Kadınlar (Women for Afghan Women) adlı bir yardım kuruluşu tarafından bir barınağa götürülmüş. Burada tedavi edilen ve psikolojik yardım alan Aisha, daha ameliyat olmak için Amerika’ya gönderilmiş. Amerika’da yapılan estetik ameliyat sayesinde protez bir burna kavuşan Aisha, halen travma-sonrası stres hastalığı (post-traumatic stress disorder)  ile mücadele ediyor ve rehabilitasyona devam ediyor.
Bibi Aisha’nın portre fotoğrafını ve 2010 Yılına ait ödüllü diğer fotoğrafları görmek isterseniz, sergiyi 22 Nisan – 19 Haziran tarihleri arasında Amsterdam, Eski Kilise’de ziyaret edilebilirsiniz. Eğer Türkiye’deyseniz üzülmeyin, sergi İstanbul’a da gelecek ;) Forum İstanbul Alışveriş Merkezi’nde gösterilecek olan sergiyi 7-29 Eylül 2011 tarihleri arasında ziyaret edebilirsiniz, şimdiden ajandanıza not edin derim :)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

World Press Photo ile ilgili ayrıntılı bilgi için www.worldpressphoto.org
NoT: ‘İstanbul’da yaşıyorum ama Eylül’e kadar daha çok zaman var, bense fotoğrafları çok merak ettim’ derseniz, ödül almış fotoğrafları ve ayrıntılı açıklamalarını web sitesinde de bulabilirsiniz, benden söylemesi ;)
Habersiz ve fotoğrafsız kalmayın..
S.

Amsterdam’da Ziyafetin Diğer Adı: Fotoğraflarla Köşebaşı

Yurtdışında yaşamaya başlayınca insan en çok kendi mutfağının yemeklerini özlüyor. Biz elimizden geldiğince özlediğimiz yemekleri evde yapmaya çalışıyoruz ama arada sırada insan bir restorana gidip mezelerle masayı donatmak ve sevdikleriyle keyfince yemek yemek istiyor.
Amsterdam’da yaşayan birçok Türk gibi biz de özlediğimiz Türk yemeklerini, mezeleri ve et yemeklerini yiyebileceğimiz bir restoran aradık durduk. Sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen Türk restoranlarına geçtiğimiz haftalarda bizi çok heyecanlandıran yeni bir tanesi eklendi: Köşebaşı. Türkiye’nin en sevilen restoranlarından olan Köşebaşı; Atina, San Paolo, Bahreyn ve Dubai’den sonra restoran zincirine böylece Amsterdam’ı da eklemiş oldu.
Köşebaşı’nın açılmasının ‘Amsterdam’da ziyafetin diğer adı’ olmasının dışında benim için ayrı bir önemi daha var. Restoranın ortakları Köşebaşı’nın hem iç mekan hem de açılış partisinin fotoğraflarını çekecek bir fotoğrafçı ararlarken sevgili eşimin teklifiyle bu görevi bana ve Hakan’a verdiler. Biz de açılış gününde bu görevi yerine getirmek üzere yerimizi aldık.
Köşebaşı Amsterdam’ın ortakları, yemeklerin Türkiye’dekilerle aynı lezzette olması için Köşebaşı Türkiye’den iki kıdemli şefi Amsterdam’a getirmişler. Biri Türkiye’deki Köşebaşı lokantalarının baş aşçısı Sezai Çelikbaş, kendisi bir aylığına geldiği Amsterdam’dan Köşebaşı’nın açılışından sonra ayrılarak Türkiye’ye geri dönecek.. Diğeri ise 9 yıldır Köşebaşı’nda aşçılık yapan usta şef Orhan Demir. O ise Amsterdam’da devamlı şef olarak kalacak ve enfes yemekler yapmaya devam edecek.. Açılışa gelen misafirler, işte bu iki kıdemli şefin elinden Hollanda bayraklı kürdanlara geçirilmiş leziz et yemeklerini yiyerek unutulmaz bir ziyafet çektiler. Tabii biz de bir yandan fotoğraf çekip diğer yandan o güzelim etleri höpürdettik ;)
Köşebaşı’nın yemekleriyle ilgili daha sonra ayrıca bir yazı yazacağız ama merak edenler için özellikle Şaşlık ve Tarsusi kebabına bayıldığımızı belirteyim. Bu yazının konusu sebebiyle şimdilik sizi restoranın iç mekân ve açılış fotoğraflarıyla başbaşa bırakıyorum :)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Açılış fotoğraflarının devamı :

Kosebasi Acilis Fotograflari 1 ve Kosebasi Acilis Fotograflari 2

Köşebaşı Adres: Amsteldijk 25, 1074 HS, Amsterdam 
Rezervasyon Tel: 020 – 662 77 77
http://www.kosebasi.com
Not: Köşebaşı Amsterdam’ın ortaklarına mekan ve açılış fotoğraflarını çekme görevini bize verdikleri için teşekkür ediyorum.
S.

Çok Tatlı Budapeşte Anıları

 Geçtiğimiz hafta sonu Seda ile kısa bir Budapeşte gezisi yaptık. Şehir iyi, güzel, tarihle dolu vesaire de aklımda geriye kalan en önemli şeyler tabii ki eski kafeleri ve enfes pastaları oldu!
Şehir 150 yıl Osmanlı toprağıymış ama o günlerden geriye birkaç hamam dışında pek bir şey kalmamış. O kadar savaşlı bir tarihi var ki şehir defalarca yıkılıp baştan yapılmış. En ihtişamlı günlerini Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde yaşamış, bugünkü tarihi dokusu da 19. Yüzyılı hissettiriyor.
Şimdi gelelim asıl konumuza.. Gitmeden önce araştırdık ettik. Okuduğumuz birçok yazıda, yazarların “gidip de o pastaları yemeden dönerseniz size yazıklar olsun” demek istediğini hissettik, başladık kendimize güzel bir kafe aramaya.
Şehirde çok hoş bir kafe kültürü var. Zamanında özellikle sanatçı takımının takıldığı yerlermiş. Birçok kafe, müdavimi olan sanatçılara şiirlerini yazmaları için ücretsiz kâğıt ve mürekkep verirmiş ve hatta onlara özel, uygun fiyatlı sanatçı menüleri olurmuş. Bunun haricinde şehirde bir dedikodu mu var buralarda yayılırmış; âşıklar ilk buluşmalarını buralarda yaşar, niyetlerini burada beyan eder, gösteriş yapmak isteyenler en şıkıdım kıyafetlerini giyinip buralarda gezinirlermiş. Daha sonra gelen savaşlar ve yıkım ve son olarak da demir perde yılları bu kültürü sekteye uğratmış, yıkılmışlar, yasaklanmışlar…
Neyse ki son 20-30 yılda tekrar eski ihtişamlarına kavuşmuşlar, yüzyıllar boyu süregelen lezzetlerinden ise nerdeyse hiçbir şey kaybetmemişler.. Ben hep derim ki gördüğün, gezdiğin sana kalsın yediklerini anlat :) İşte bunlar da bizim yediklerimiz:
Gerbaud Kavehaz / Vörösmarty Ter 7-8 /www.gerbaud.hu
Kitchen Crashers notu: 6 (Keyifli)

1858’de kurulmuş, şehrin en önemli meydanlarından birinde koskocaman bir yeri var, içerisi çok gösterişli, kumaş duvar kağıtları eski çağlara alıp götürüyor insanı. Pastalar çok güzel, servis de hızlı. Aşırı turistik olması ve yüksek fiyatları dezavantajları, etrafımızdaki yüzlerce turist ortamın büyüsünü biraz kaçırdı, ama yine de keyif aldık; belli bir kaliteyi korumayı başarmışlar.
Neler Yedik:
Tiramisu Kehely (Sundae) HUF 2450 Muzlu, Tiramisulu kahveli ve sade dondurma. (7- Leziz)

Narancos Karamell Szelet HUF 1750 Karamelli, portakallı pasta, portakallı dondurma, macaron, portakal ve çikolata sosu. (7 – Leziz)

Szelet Gerbaud HUF 950, bu güya kafenin meşhur dilim keki, cevizli ve kayısı reçelli. Benimki bayat geldi, özelliksizdi. (4 – Fuzuli)

Central Kavehaz / Iranyi Utca 26 /www.centralkavehaz.hu
Kitchen Crashers notu: 7 (Leziz)

 

Burası Budapeşte’nin bir diğer klasiği. Ortam çok daha samimi ve şehrin ruhunu yaşatıyor. 1800lerin sonunda kurulduğunda burası Budapeşte’nin en önemli edebi buluşma noktası olmuş. Birçok yazar yazılarıyla da Central Kavehaz’ı ölümsüzleştirmişler. Bugünkü yenilenmiş haliyle mekana da pastalarına da bayıldık. Fiyatları da çok daha uygun.

 

Neler Yedik:
Egzoticus HUF 690 Mangolu, Papayalı, Kremalı Pasta 7 – Leziz

Pogacsa HUF 190, Bildiğimiz sade poğaça. Güzeldi. 6 – Keyifli
Macarons HUF 250 Çeşit çeşit macaronlarını denedik hepsi birbirinden lezizdi. 7
Full of Chocolate HUF 820 Çikolata bombası! Acayip bir şey, eriyor ağızda. 8 – Lokum
Sonuç olarak böyle tatlı bir hafta sonuydu işte. Umarım yeni notlandırma sistemimizi de beğenirsiniz hehe :) 
Tamamen kişisel olan değerlendirme skalamızda yiyecekleri 10 üzerinden şöyle değerlendiriyoruz:
1 – leş, 2- çöp, 3- kelek. 4 – fuzuli. 5 – yenir, 6 – keyifli, 7 – leziz, 8 – lokum,  9 – enfes, ve 10 – efsane :)))

Nikon D7000’le Laleye Niyet Sümbüle Kısmet

Fotoğraf kursumun bitmesine sadece bir ders kaldı, ne kadar da çabuk geçti zaman… Odevler icin fotograf cekmek beni cok motive ediyordu, bitecek olmasina uzuluyorum.. Geçtiğimiz hafta sonu, tam da en yakın arkadaşlarım Amsterdam’a ziyaretime gelmişlerken fotoğraf makinem bozuldu ustune ustluk.. Canım çok sıkıldı tabi bu işe. Makinenin bozulması bir yana, zaten kırk yılda bir Filiz, Nezire ve ben bir araya gelebilmişiz, hem de 1 hafta gibi uzun bir süre birlikte vakit geçireceğiz, onda da fotoğraf çekememek ne talihsizlik… Zaten aklimda eski makinemi degistirmek vardi, bozulmasi yeni makine almama vesile oldu. Eskisini de tamir ettirir satarim dedim.. Yalnız makine cok geç geldi yetiştiremedim onu da kızlara.. Ne yapalım, kısmet; bir sonraki sefere inşallah..
Gelelim yeni aldığım makineye; hakkında iyi yorumlar ve incelemeler okuduğum Nikon D7000 geçtiğimiz sene sonunda piyasaya sürülmüs ve D90’ın bir üst modeli olarak gösteriliyor… Sadece D90’a rakip olmakla kalmıyor, özellikleri ve profesyonelliği ile D300’e bile kafa tutuyor. Detaylı bilgi için
http://www.kenrockwell.com/nikon/d7000.htm#rex
http://www.dpreview.com/reviews/nikond7000/
Bugün günlerden Pazar, makineyi bir denemek lazim.. Amsterdam’da günlük güneşlik bir hava var, yağmurlarına alışkın olduğumuz şehirde şaşılacak şey, 17 dereceyi gösteriyor termometre :) Kahvaltıdan sonra attık kendimizi dışarı. Malumunuz Hollanda dümdüüüüz bir ülke. Öyle dağlar, nehirler falan pek olmadığından ‘şöyle bir manzara resmi çekeyim’ derseniz iki seçeneğiniz var: ya kanal kenarları ve Hollanda mimarisinin örneği evler ya da meşhur lale bahçeleri. Nisan-Mayıs ayları lalelerin açtığı ve tarlaları süslediği yegane aylar.. Daha Nisan ayına yeni girdik doğru, ama hadi bir şansımızı deneyelim deyip çıktık lale bahçesi aramaya :)
Amsterdam’dan Lisse şehrine doğru giderken birkaç lale bahçesinin yanından geçtik ama henüz laleler kısacık, ya da hiç açmamışlardı. Tarlaların etrafında dolaşırken tesadüfen rengarenk bir sümbül bahçesine rastladık.. Laleye niyet sümbüle kısmet deyip çektik kenara ve ben daldım tarlanın içine.. Sümbüllerin muhteşem kokusundan hafif sarhoş bir sürü fotoğraf çekmişim.. İşte kokusuyla ve renkleriyle insanı sarhoş eden sümbüller :)
Laleler için biraz daha sabretmemiz gerek.. Nisan sonu – Mayıs başı çekeceğimiz lale fotoğraflarıni görmek için de blogumuza bekleriz efendim :)
 Fotoğraflar: Seda Cinar Ceyhan

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.