Hollanda’nın LaLe Bahçeleri

Uzun bir aradan sonra tekrar merhabalar! Umarız havalarınız güneşli ve keyifleriniz yerindedir. Bloğumuza güneşli bir bahar gününden geriye kalan müthiş lale görüntüleri ve renk cümbüşüyle geri dönmenin sevinci içersindeyiz :)

Geçen sene Nisan ayında fotoğraf makinamı kapıp lale bahçelerini fotoğraflama niyetiyle yola çıkmış, ancak lale mevsimini kaçırdığım icin,  baş döndürücü kokular arasinda rengarenk sümbül fotoğrafları çekmiştim.
Bu sene ise lale mevsimini – sonlarına doğru olsa da – yakalama fırsatı bulduğum için çok mutluyum.. Dünyanın her yerinden binlerce turist ve dünyaca ünlü fotoğrafçılar her sene lale zamanı Hollanda’ya akın akın geliyorlar, şimdi neden olduğunu daha iyi anlıyorum! Kitaplarından ve videolarından çok şey öğrendiğim Byran Peterson bu fotoğrafçılardan birisi.. Her sene Nisan ayında düzenlenen 4 günlük fotoğraf kursuna kayıtlar bir sene önceden açılıyor hatta kurstan 6 ay önce kapanıyor. Talebin boyutunu siz düşünün artık :) Ben bu seneki kayıtları kaçırdım, başka bir bahara inşallah.. Kursla ilgili detaylı bilgi için tıklayınız  
  
Hollandalıların laleyi Türkiye’den aldıkları bilinen bir gerçek.. Hatırlarsınız daha geçen sene, dünyada eşi benzeri olmayan, sadece Erzurum’da yetişen bir lalenin  son kalan soğanlarını söküp yurtdışına götürmeye çalışan 2 Hollandalı sınır kapısında yakalanmıştı. İşte o denli bir lale çılgınlığı var bu ülkede. Ülkenin önemli bir ticaret ve turizm kaynağı laleler. Öyle ki 17.yüzyılın başlarında, Hollanda’nın Altın Çağı olarak bilinen dönemde ülkede laleler borsada alınıp satılıyormuş. Lale o dönemin en büyük statü sembolü haline gelmiş. Ender rastlanan lale soğanları hektar hektar arsa fiyatına alıcı bulabiliyormuş. Bu da Avrupa’nın Tulipomania adıyla bilinen ilk finansal krizine sebep olmuş ve bir çok insan bütün varlığını bu kriz sirasinda yitirmiş. Ancak Hollandalılar yaklaşık 400 yıldır binlerce farklı tür laleyi üretmeye devam etmişler ve dünyanın en büyük lale üreticisi haline gelmişler. Bugün Hollanda’da her sene 6 milyar lale soğanı ekiliyor ve dünyanın dört bir yanına ihrac ediliyor.

Peki bizde durumlar nasılmış diye ben de merak ettim, bloglardan biraz araştırdım: Anavatanı Orta Asya olan laleyi batıya ilk Türkler taşımış ve üretmiş. Tarihimizde bir döneme adını vermiş olan laleler sadece saray çevresinin değil halkın da merakını uyandırmış ve moda haline gelmiş. El sanatlarında, çinilerde, seramikte, kumaşlarda lale motifleri sıkça kullanılmaya başlanmış. Padişahlar kaftanlarını lalelerle süslemişler; şiirlere, hikayelere ve fermanlara konu olmuş laleler. Gel gör ki o dönemde Hollanda’ya  giden lale soğanları melezleme yoluyla, yeni türler elde edilerek Osmanlı İmparatorluğuna rakip bir durma gelmiş, hatta Osmanlı İmparatorluğundaki laleciliği geçmiş. Artık lale Osmanlı Devleti’ne Hollanda’dan getirilmeye başlamış.

Son dönemde ülkemizde laleler tekrar adından söz ettirmeye başladılar. Hem baharda bircok yeri susler oldular, hem de üretim bu sayede çok canlandı. Artık yılda 25 milyon lale üretiyor,  Türk Cumhuriyetleri’ne, Orta Doğu’ya hatta Hollanda’ya ihraç ediyormuşuz. Umarım Hollanda’da çektiğim lale fotoğraflarının çok daha güzellerini ilerde Türkiye’de açılmasını umut ettiğim lale bahçelerinde çekebilme şansım da olur..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İtalyan usulü Elmalı Anneanne Turtası

Geçtiğimiz haftasonu her zamankinden yoğun geçti bizim evde.. Biricik ikizim Eda ile candostlarımız Baran ve Özlem bizi ziyarete Amsterdam’a geldiler. Misafirlerimiz gelmeden önce yaşadığımız ortalık toplama telaşının yanı sıra bir de mutfaktaki hünerlerimizi sergileme heyecanı sardı bizi.. Ne yapmalı, ne pişirmeliydik? Şöyle akıllarda ve damaklarda iz bırakacak bir yemek seçmeliydik.. Başladık en favori yemeklerimizi gözden geçirmeye.
Blogumuzu takip edenler bilirler, bizim çok sevdiğimiz bir yemektir “Çok lezzetli susamlı tavuk kanatları”. Uzak doğu soslarıyla bezenmiş bu enfes yemeğin yanına bir de fırında patates ve yeşil salatayı servis yaptık mı tamamdır, misafirlerimizin parmaklarını yemeleri garanti :-)
Eveeet hem pratik hem de süper lezzetli ana yemeğimizi seçmiştik, peki ardından tatlı ne yiyecektik? Şöyle bir hafızamızı yokladım, geçtiğimiz sene Amsterdam’da bir İtalyan yemek kursunda öğrendiğimiz Elmalı Anneanne Turtası geldi aklıma.. Kursta çok tatlı, tonton bir İtalyan bayan aşçı eşliğinde yemekleri yaptık. Anlattığına göre bu turtayı da küçük bir kızken anneannesinden öğrenmiş ve o yüzden ismini anneannemin elmallı turtası koymuş.
Bu İtalyan yemek kursunu Hakan’ın işyerinden arkadaşı Gül ayarlamıştı hepimiz için.. Kimimiz neredeyse bir aşçı profesyonelliğinde kimimiz ise tamamen amatör ruhuyla kollarını sıvamış, hep beraber yemekleri ve tatlıyı yapmış, sonra da bir güzel yemiştik. İşte bu kursta öğrendiğimiz elmalı turtayı yapacaktım, bu sefer tek başıma :)
İtalyan usulü Elmalı Anneanne Turtasının bildiğimiz elmalı turtadan farkı, içindeki hafif ekşi tadı veren hamuruna ilave ettiğimiz limon rendesi ve bu ekşi tadı dengeleyen kayısı reçeli.. Ayrıca klasik elmalı turtanın üzeri hamurdan şeritlerle kapatılırken, bu tarifte elmaların üzeri açık kalıyor ve en üste kayısı reçeli sürülerek turta bir güzel parlatılıyor..
Sonuç mu? Evet Elmalı Anneanne Turtası yapma görevini başarıyla tamamladım. Daha turta fırından çıkar çıkmaz kokusuyla bizi mest etti! Hatta Özlem dayanamayıp ucundan ufak bir parçayı, ben fotoğrafını çekemeden kemirivermiş :) Bakınız resim 1A..

Şimdi sıra bu tarifi merak eden herkesle paylaşmaya geldi.. Belki bir gün sizin de canınız elmalı turta çeker de damağınıza renk katabiliriz diye!
Bu arada değinmeden edemeyeceğim. Hollanda deyince aklımıza gelen ilk şey değildir belki elma ama Hollanda elmalı turtanın anavatanı sanki.. Her gittiğiniz cafede mutlaka bulursunuz bir elmalı turta. Özellikle bir cafe var ki Amsterdam’da, harika klasik usul elmalı turta yapıyor! Eğer bu taraflara yolunuz düşerse Winkel43‘e uğrayıp bu turtayı denemenizi şiddetle tavsiye ederim.. Tabii benim yaptığım turtanın eline su dökemez, orası başka :)
Elmalı AnneanneTurtası için Malzemeler
Hamur için
270 gr un (2 su bardağı),
150 gr şeker (3/4 su bardağı),
125 gr tereyağı,
1 paket kabartma tozu,
1 yumurta,
2 yumurta sarısı,
1 limon kabuğu rendesi

İç malzemesi
180 gr kayısı reçeli (az tatlı),
 3 orta boy elma,
1 yemek kaşığı şeker,
limon suyu
Ekstra
Pişmiş turtanın üstüne sürmek için 100 gr kayısı reçeli
Hazırlanışı
İlk önce hamur malzemelerini karıştırıp hamuru hazırlıyoruz, nemli bir tülbente sarıp 30dk buzdolabında bekletiyoruz.
Biz bu arada 2 elmanın kabuklarını soyup ince ince dilimliyoruz. 1 elmayı da kabuklarıyla dilimliyoruz. Üstlerine elmalar kararmasın diye limon suyu ve bir çorba kaşığı şekeri koyup marine ediyoruz (10dk).
Buzdolabından hamuru alıp 28cm çapındaki fırın tepsisine, fırın kağıdının üzerine seriyoruz. Hamurun üzerine 180 gr kayısı reçelini döküp güzelce yayıyoruz.
Kayısı reçelinin üzerine elmaları en dış sıraya kabuksuzlar gelecek şekilde yan yana kaydırarak çember şeklinde diziyoruz, sonra orta kısmına da kabukluları yine çember şeklinde diziyoruz.
Tepsimizi fırına verip 180 derecede 35-40 dk pişiriyoruz.
Piştikten sonra turtamızı soğumaya bırakıyoruz. Soğuyunca üzerine ısıtılmış 100 gr kayısı reçelini sürüyoruz veee afiyetle yiyoruuuuuz :-)
Sevgiyle yapılmış daha nice turtalara..
S.

Mutfak için bir Oyuncak ve İlk Denemem “Uyanık İncir”…

Son dönemde bu yemek işinin kimyasına merak saldım ya, internette dünyaca ünlü Ferran Adria, Heston Blumenthal gibi şeflerin sanat eseri, çılgın yemeklerine hayran hayran bakar oldum. Yiyeceklerin dokusunu değiştiriyor, ilginç  lezzet eşleştirmeleri yapıyor, olağanüstü, sanatsal ve sürprizlerle dolu bir şekilde misafirlerine sunuyorlar. Buna da Moleküler Gastronomi diyorlar..E tabii bizim bahsi geçen şeflerin yiyeceklerini sunduğu yerlere bütçemiz kolay kolay yetmez :) Ama sağolsun Seda bizim neyimiz eksik, gidemesek de El Buli’ye,  biz de evde kendi yemeğimizi kendimiz yaparız demiş ve bana müthiş bir oyuncak almış!
“Molecule-R”, moleküler gastronomiyi evlere getirmeyi anladığım kadarıyla kendine düstur edinmiş butik bir şirket. 55$a internetten sipariş ettiğimiz küçük pakette hayranı olduğumuz şeflerin mutfaklarında kullanılan malzemelerden küçük bir seçki var. Böylece daha önce evde yapmayı hayal bile edemeyeceğiniz şeylerin aslında çok da zor olmadığını göstermek istiyorlar gibi..
Daha eğlenceli bir oyuncak düşünemezdim herhalde. Yemeğinle oynama derdi ya büyüklerimiz, işte bunlar tam tersini yapmak için…Yemeğimizle oynayıp mango havyarları, rokadan spagettiler, ağzımıza attığımızda patlayıp içindeki lezzetli cacığı bırakan cacık topları, soya ya da çilek tadında köpükler ve daha neler neler… Moleküler gastronomi ile ilgili daha detaylı bilgi için bakınız: http://www.moleculargastronomynetwork.com/home.html
Kutunun içinde 40 tane tarif olan bir DVD ile beraber profesyonel mutfaklarda ve gıda endüstrisinde kullanılan katkı maddeleri ve yemekleri yaparken kullanılacak mutfak aletleri var. Almak isteyenler merak ederse içeriği şu şekilde:
–          Agar-agar : 2 gr’lık 10 paket
–          Calcium Lactate: 5 gr’lık 10 paket
–          Sodium Alginate: 2 gr’lık 10 paket
–          Soy Lecithin: 2 gr’lık 10 paket
–          Xanthan Gum: 1 gr’lık 10 paket
–          Yemek Şırıngası, Damlalıklar, Plastik Boru, Ölçü Kapları, Karıştırma Kaşığı
–          Tarif DVDsi
Tarif DVDsini baştan sona izledim ve inanılmaz eğlenceli ve birbirinden yapması kolay şeyler var. Hem kendiniz hem de misafirleriniz için ilginç sürprizler hazırlayabilirsiniz.
Benim şöyle bir sorunum hep var oldu: Yüzme bilmeden denize atlamaya bayılırım! Normalde biri önce DVDdeki tariflerden birini yapar değil mi? Ben değil! Ben hemen bu ilginç yöntemleri Türk mutfağına uygulamayı kendime görev edindim :) Sonuç tabii ki beklediğim kadar başarılı olmadı, ama ilk deneme için fena da bir sonuç çıkmadı (valla Seda da beğendi, kendimi avutmuyorum :))
Oyuncaklarımızla ilk denemede bir tatlı yaptık. İncir uyutmasını hepiniz bilirsiniz, müthiş lezzetli, klasik ve basit bir tatlımızdır. Ondan esinlenip, Ferran Adria’nın yarattığı “Reverse Spheriphication “ yöntemiyle “Uyanık İncir’i uydurdum :) Reverse Spheriphication yönteminde kalsiyum içeriği olan gıdalar içlerine calcium lactate karıştırılıp bir kaşık yardımıyla sodium alginate banyosuna koyuluyor ve bunun sonucunda dışında bir zar oluşan ama içi sıvı olan topçuklar yaratılabiliyor. Görsel olarak çok şık, topu ağzınıza attığınızda ise dışındaki zar patlayarak içindeki lezzetli sıvıyı ağzınıza bırakıyor. Tabii ki sadece göresellik yetmiyor topçukların lezzetli olması için içindeki sıvının lezzetli olması lazım, sodium alginate ve calcium lactate tada birşey katmıyor ya da eksiltmiyor sadece bu yöntem bize farklı bir sunum olanağı sağlıyor.
 Bildiğiniz gibi aslında incir uyutması birkaç saat dinlendikten sonra muhallebi kıvamını alır; bana ise olayın esprisini kaybetmemesi için sıvı formda bir tatlı gerekiyordu. Sonunda 3 tane büyükçe kuru inciri sıcak suda biraz bekletip ince ince kıydım, küçük bir kapta kısık ateşteki ocağın üzerine koydum ve tahta birkaşık yardımıyla biraz ezdim. 250 ml sütü yavaş yavaş içine dökerek karıştırdım, kaynamaya yaklaşınca altını kapatıp rondodan geçirdim. Tadına baktığımda, sıvı formunu koruması için inciri az tuttuğumdan, normal bir incir uyutmaya göre fazla şekersiz olmuştu. Ben de içine iki kaşık çam balı ilave ettim. Harika bir karışım oldu. Biraz ılıdıktan sonra içine calcium lactate’ı ekleyip iyice karıştırdım. Buzdolabından daha önce hazırladığım sodium alginate banyosuna bir kaşık yardımıyla karışımı koydum. Size karşı dürüst olayım, başarı oranım yarı yarıyaydı, topçuklarımın bazıları biçimsiz oldu bazıları ağzıma kadar gidemeden patlayıverdi :) Ama olanlar da gayet güzel oldu! Banyodan çıkarıp temiz su banyosunda duruladığımız “Uyanık İncir” Topçuklarımızı porselen kaşıklara koyup üzerlerine süsleme için biraz muskat, biraz ceviz ve bir damla da bal koyduk. Görsel olarak ilginç ve hoş oldular; lezzetleri de çok güzeldi. İlk deneme için hiç fena sayılmaz bence. Bakalım daha neler yapacağız yeni oyuncaklarımızla neler…

Yemek ve Kimyası Üzerine İki Kitap

 Son birkaç aydır yemek yapmaya ilgim arttıkça içimdeki inek öğrenci de canlanmaya başladı. Yemek nasıl oluyor da önümüze gelen şeklini alıyor, pişerken ne işler dönüyor, şöyle yapınca tutuyor da böyle yapınca niye tutmuyor derken bu işlere biraz daha kafa yormaya karar verdim.
Biraz internette araştırıp, iki kitap aldım: Harold McGee’den “On Food and Cooking – The Science and Lore of Cooking” (Yemek ve Pişirmek üzerine – Mutafağın İlim ve İrfanı) ve Jeff Potter’dan “Cooking for Geeks” (İnek’ler İçin Aşçılık).  Tarif öğretmekten ziyade elinizdekilerle neler yapabileceğinize dair yeni bir bakış açısı ve bilgi birikimi kazandıran kitaplar bunlar.
Bu kitaplardan ilki zaten bir başyapıt. Harold McGee anladığım kadarıyla zaten mutfak dünyasında yaşayan bir efsane. Tek ciltte ansiklopedik bir şekilde her türlü gıdanın tarihi, kullanımı, kimyasal özelliklerini konunun çetrefilliliğine rağmen hep yalın ve anlaşılır bir dille anlatıyor. Modern ve klasik pişirme yöntemlerini açıklıyor. Tek oturuşta baştan sonra bir roman gibi okumak benim gibi bir amatör için oldukça zor, içindeki tarifler için de almazsınız bu kitabı. Bu yıllar boyunca, mutfakta neler olduğunu  anlamak istediğinizde kullanacağınız bir referans kitabı. Azmedip İlk üç bölümünü baştan sona okudum: Süt ve süt ürünleri, Yumurtalar, Etler. Bilmediğim o kadar çok şey öğrendim ki! Geri kalanına şimdilik sadece göz gezdirdim ama azimliyim birgün bitireceğim:) Araştırdım ama kitabı Türkçe olarak bulamadım, tahmin ediyorum ki henüz Türkçe’ye çevirilmemiş. Eğer siz de benim gibi az biraz yemek işine kafa yoruyorsanız, internette bir anlamlı bilgi bulmak adına 100 sayfa okuyup telef olacağınıza tek bir ciltte öz ve bütünlüklü bir şekilde yemeğe dair herşeyi bulabileceğiniz bu kitabı alın derim. Umarım bir gün Türkçe’ye de kazandırılır.
Aldığım ikinci kitap ise bu bilim ve yemek yapma konularını aynı potada biraz daha eğlenceli ve basit bir dille eritiyor. Adını biraz yanlış çevirdim “geek” in tam olarak karşılığı inek değil tabii ki ama ne kullanacağımı bilemedim. Isının ve havanın yemekler üzerindeki etkisi; kimyasallar ve yemek olurken yaşanan kimyasal etkileşimleri eğlenceli bir dille anlatıyor ve içinde birbirinden güzel tarifler var. Görece daha yeni yeni popülerleşen ve son dönemde artık ev mutfaklarına da girmeye başlayan “sous vide”e (laboratuar hassasiyetinde ayarlanmış hassas sıcak su banyosunda vakumlanmış yiyecekleri uzun sürede pişirme yöntemi) de kocaman bir bölüm ayırıyor (Ben de birgün şu sous-vide işine girmek 72 saatte ağır ötesi pişmiş ağızda dağılan bir kuzu omzu yapmak istiyorum:)). Kitap benim gibi amatörler için bence harika bir başlangıç noktası!
İki kitap da aslında hep içinde olduğumuz evimizin mutfağına bambaşka gözlerle bakmayı öğretiyor. Tavsiye ederim…
H.

Yeni Yıla Yeni Lezzet: Balkabağı Çorbası

Balkabağından çorba mı olurmuş demeyin.. Olur hem de ‘Bal’ gibi olur. Biz alışmışız balkabağını tatlı olarak yemeye, o yüzden çorbasını yapmak aklımıza bile gelmez. Balkabağının çorbasını ilk defa geçenlerde deneme şansım oldu ve bu lezzeti herkesle paylaşmayı kendime görev edindim. Aldım elime sihirli değneğimi, nasıl peri annesi sihirli değneği ile Külkedisine balkabağından fayton yaptı, ben de küçük bir balkabağını bir tencere çorbaya dönüştürüverdim :) İlk önce Hakan’a, sonra da annem ve babama içirdim, hepsi tadına bayıldı. Tabii ilk içişte tadı değişik (tatlı) gelebilir, nerden baksanız adı üstünde, balkabağı :) Ama bir alışınca insanda bağımlılık yapması işten bile değil.
Yapılışına geçmeden önce balkabağının faydalarına da kısaca değinelim.. Bu mucizevi sebze içerdiği bol miktarda beta karoten sayesinde önemli bir antioksidan görevi görür, bağışıklık sistemini güçlendirir, hem göz hem de beyin sağlığı için faydalıdır. Aynı zamanda demir, potasyum, sodyum, fosfor, kalsiyum ve magnezyum gibi mineraller bakımından zengin olduğu için hem çocuklarda kemik gelişimine yardımcı olur hem de kansızlığı önler. Şeker içermesine rağmen kalorisi yüksek değildir, tam tersine lifli yapısı sayesinde kilo kontrolüne yardımcı olur. Bunca faydasına rağmen biz bu muhteşem sebzeyi aslında ne kadar az tüketiyormuşuz.. Balkabağına şans vermenin şimdi tam zamanı, tam mevsimi.. Siz de yeni yıla yeni bir çorbayla girin, pişman olmayacaksınız ;)
Malzemeler (4 kişilik)
  • 2 yemek kaşığı tereyağı
  • 1 soğan, doğranmış
  • 2 havuç, soyulmuş ve doğranmış
  • 1 elma, soyulmuş ve doğranmış
  • 2 bardak taze balkabağı, fırında kavrulmuş ve doğranmış (altta hazırlanışını okuyun)
  • 1 yemek kaşığı adaçayı yaprağı
  • 3 bardak tavuk suyu (tavuk suyunuz yoksa 2 tavuk bulyon tableti sıcak suda eritip hazırlayabilirsiniz)
  • 1 bardak krema
  • Tuz ve taze çekilmiş karabiber
Yapılışı
İlk önce balkabağını fırında kavurmamız gerekiyor. Bunun için fırını 200 dereceye ayarlayıp ısıtın. Küçük boy bir balkabağını önce ortadan ikiye bölün, sonra da her bir yarım parçayı daha ince dilimlere ayırın. İçindeki çekirdekleri ayıklayın ve dilimleri fırın kâğıdı (yağlı kâğıt) kaplanmış bir fırın tepsisine yanlamasına dizin. Balkabaklarının üzerinden azıcık zeytinyağı gezdirin ve fırçayla zeytinyağını güzelce yayın. Tuz ve karabiber ilave edip fırın tepsisini fırına verin. Balkabaklarının yumuşayıp üstleri güzelce kızarana kadar 30-40 dk fırında kavurun. Kavrulmuş balkabakları soğuduktan sonra kabuklarını soyun ve doğrayın.
Derince bir tavada tereyağını eritip içine soğanı, havucu, elmayı, kavrulmuş balkabağını ve adaçayı yapraklarını atıp orta ateşte 8-10 dakika çevirin. Yaptığınız püreyi blendera koyup üzerine önceden hazırlanmış tavuk suyunun bir kısmını (tavuk bulyonla hazırlanmış ve soğutulmuş tavuk suyu da olabilir) koyun. Blenderda güzelce karışan püreyi tencerede kalan tavuk suyuna ilave edin ve 15 dk karıştırarak pişirin. Çorba kıvamına gelen karışıma kremayı ilave edin ve tencerenin içinde hafifçe çırpın. 5-10 dk daha pişirdikten sonra üzerine tuz ve karabiber koyup altını kapatın. Çorbayı kâselere paylaştırıp afiyetle yiyin..

S.

Amsterdam’da 3 Fotoğraf Sergisi

Yine kış kapıya dayandı, havalar soğumaya günler kısalmaya başladı. Eğer siz de benim gibi fotoğraf çekmeye meraklıysanız, bunun ne yazık ki daha az açık hava fotoğrafı demek olduğu fikrine katılırsınız sanırım. Diğer yandan hava şartlarının fotoğrafa olan ilginizi azaltmasına izin vermek istemiyorsanız, size Amsterdam’da 3 yeni fotoğraf sergisi önerisinde bulunabilirim. Hem fotoğraf dünyasının yeniliklerinden kopmamış hem de yeni projeleriniz için fikir edinmiş olursunuz ;)
Sergilerin ilki Scarlett Hooft Graafland’ın Soft Horizons adlı sergisi.. Amsterdam’ın ilk fotoğraf müzesi olan Huis Marseilles Fotoğraf Müzesi sergiye ev sahipliği yapıyor. Klasik bir mimariye sahip olan bina 1665 yılında Isaac Focquier adlı bir Fransız tüccarı tarafından yaptırılmış. Focquier, Marseille’den gemisini yükleyip Amsterdam’a gelmiş ve bu eve yerleşmiş. Kendisini getiren gemi ve yükleri sayesinde zenginleşmiş ve evinin ön cephesine Marseille limanının taştan haritasını asmış. Sonrasında evini satmış olsa da taştan harita bugün müze olan binanın ön cephesinde durmaya devam ediyor. 300 yıllık mimarisini aynen korumaya devam eden binanın bir de arka bahçesi var ki bahar ve yaz aylarında yapılacak müze ziyareti esnasında mutlaka vakit geçirmeye değer.

     

Gelelim serginin kendisine.. Hem heykeltraş hem de fotoğrafçı olan Scarlett Hooft Graafland, ilk defa bu büyüklükte tek kişilik bir sergi açıyor. Fotoğraflarda kullandığı arka planlar serginin ismini destekler nitelikte; dingin olduğu kadar bir o kadar da görkemli doğa manzaları..Kendisi Hollanda doğumlu olan sanatçı fotoğrafların çekimi için Çin’e, Bolivya’nın tuzlalarına, Kuzey Kanada’nın kutup düzlüklerine ve İzlanda’nın lav alanlarına gitmiş, ve  yardımcı malzemeler (toplar, balonlar) ile yerli halkın fotoğraflara katılımı sayesinde etkileyici kompozisyonlar yakalamış. Her geçen gün daha fazla zarar gören doğayı, yitirilen gelenekleri ve becerileri fotoğraf aracılığıyla gözler önüne seren Graafland, renkleri ustaca kullanışı ve yarattığı sürreal kompozisyonlarıyla fark yaratan bir fotoğrafçı..

Sergi, 11 Aralık 2011 tarihine kadar Huis Marseille’de ziyaretçileri etkilemeye devam edecek.
http://www.huismarseille.nl/en/exhibition/scarlett-hooft-graafland
Sergilerin ikincisi Tarihi Yahudi Müzesi’nde (Jewish Historical Museum) gerçekleşen Saul Leiter’in New York Reflections adlı sergisi. 1930 yılında kurulan müze, Yahudi’lerin (özellikle Hollandalı Yahudilerin) 400 yıllık tarihine ve yaşamlarına ışık tutuyor. Aynı zamanda oldukça zengin kalıcı kolleksiyonunda Yahudi sanatçıların çalışmalarına yer veriyor. Kendisi de bir Yahudi olan Amerikalı fotoğrafçı ve ressam Saul Leiter’in Hollanda’da ilk defa açılan sergisi müzenin en alt katında ziyaret edilebiliyor.
    
Gençliğinde hahamlık eğitimi alan Saul Leiter, 23 yaşında din eğitimine son verip New York’a taşınır ve ressam olmaya karar verir. Soyut ekpresyonist ressam Richard Pousette-Dart ve fotoğrafçı W. Eugene Smith’in teşvikleriyle fotoğrafçılığa soyunur. Henri Cartier-Bresson’un çalışmalarını keşfeden Leiter, 35mm Leica’sı ile New York sokaklarında fotoğraflar çekmeye başlar ve çektiği siyah beyaz o dönem büyük yankı uyandırır. Siyah-beyaz sokak fotoğrafları çeşitli sergilerde gösterilmeye başlanır. New York Fotoğrafçılar Okulu’nun kurucularından biri olan Leiter, daha sonra renkli fotoğraflar çekmeye başlar ve sonraki 20 yıl boyunca moda fotoğrafçılığı yapar. Kullandığı soyut şekiller ve kökten yaratıcı tarzı ile zamanının meslektaşları arasından sıyrılır, ve ressam-fotoğrafçı olarak ün kazanır. Bir yandan moda fotoğrafçılığı sayesinde para kazanmaya devam ederken, diğer yandan sokaklarda fotoğraf çekmeyi de ihmal etmez, ancak bu fotoğrafların çoğu senelerce film halinde evindeki kutularda saklı kalır, ta ki geçtimiz 3-4 seneye kadar..
Erken dönem ve renkli fotoğrafçılığın en önemli isimlerinden biri olan Leiter’in saklı kalmış fotoğrafları geçtiğimiz yıllarda saklı oldukları kutulardan çıktı ve teker teker basıldı. Bu sayede 1950’lerden bu yana New York sokakların’da çektiği renkli fotoğraflar gün yüzüne çıkmış oldu. Saul Leiter, renkleri bir ressam ustalığıyla kullanışı, soyut kompozisyonları, resim ile fotoğrafı harmanlayışı ve hayalciliğiyle son 40-50 yılın ticari olmayan tek renkli fotoğrafçısı..  New York Reflections sergisi ise Tarihi Yahudi Müzesi’nde 4 Mart 2012 tarihine kadar ziyaret edilebilir.
http://www.jhm.nl/actueel/tentoonstellingen/saul-leiter
Geldik yazımızın son sergisine.. Amsterdam’ın son zamanlarda giderek markalaşan fotoğraf müzesi FOAM’un her sene yenisini düzenlediği Yetenek 2011’de (Talent 2011) bu yıl seçilen 15 genç yeteneğin çalışmaları sergileniyor. Aralarından birkaç tane fotoğrafçının çalışmalarını ben çok beğendim, aşağda görebilirsiniz.
Ina Jang (Güney Kore)
Raphaël Dallaporta (Fransa),
Alessandro Imbriaco (Italya),
Ivor Prickett (Irlanda),

Dünyanın dört bir yanından 800’ün üzerinde başvuru alan yarışmada elemeleri geçen diger fotoğrafçıların isimleri şöyle: 

Mirko Martin (Almanya), Katrien Vermeire (Belçika), Fleur van Dodewaard (Hollanda), Ester Vonplon (Isviçre), Renato Abreu (Brezilya), Lucas Blalock (ABD), Florian van Roekel (Hollanda), Gosha Rubchinskiy (Rusya), Mayumi Hosokura (Japonya), Jessica Eaton (Kanada), and Alberto Salván Zulueta (Ispanya).

Sergi,  günümüzün genç fotoğrafçılarının ilgilendiği konuları, gelişmeleri ve trendleri takip etmek açısından ilgi çekici olabilir. Sergi Foam’un yeni sergi mekanı olan Vijzelstraat 78’de 15 Aralık tarihine kadar gezilebilir.
http://www.foam.org/foam-amsterdam/exhibitions/talent_2011_vijzelstraat
Bol fotoğraflı günler :)

Belgesel (Hikaye) Düğün Fotoğrafçılığı

Her şey bir doğum günümde Hakan’ın bana fotoğraf makinesi hediye etmesiyle başladı.. İlk baslarda sadece seyahate çıktıkça yanıma alıyordum makinemi, ya da Hakan’ı ziyarete Amsterdam’a gidişlerimde.. Aradan yıllar geçti, biz evlenmeye karar verdik, işte o zaman fotoğraf çekmeye iyiden iyiye merak saldım.. Niye mi?
Hakan’la evlilik planları yapmaya başlayınca herkes gibi ben de öncelikle bir yapılacaklar listesi çıkardım. Allah’tan ev kurma gibi bir derdim yoktu, o yüzden bütün enerjimi bu yapılacak islere verebilecektim. Düğünden 6 ay önce başladım araştırmalarıma (ne kadar erken o kadar iyi, stressiz olur benden söylemesi). Yapılacaklar listesinin ne kadar uzun olduğunu söylemeye gerek yok herhalde..Düğün yapanlar bilirler, o liste bitmez, sürekli ilaveler olur. Hatta düğün günü dahi ‘ah bilmem ne yapmayı nasıl unuttuk, hiç aklımıza bile gelmedi’ denen şeyler mutlaka çıkar. O yüzden ‘bir şey unutmuş olabilir miyim’ diye sıkıntı yapmaya gerek yok, yeni evlenecekler, sıkmayın hiç tatlı canınızı :) O gün sizin en mutlu gününüz olacak, olsun varsın, bişeyler eksik kalsın, sonrasında gülüp geçeceksiniz bunlara belki hatırlamayacaksınız bile ;)

Ha tabii unutulacak şey var unutulmayacak şey var..Hatta hatta kesinlikle atlanmaması gereken şeyler var.. Bunlardan ilki düğün tarihi almak ve düğün mekânını ayarlamak :) Gülmeyin, çok ciddiyim! Son zamanlarda Ramazan da yaz aylarına denk geliyor, düğün yapılacak cumartesiler çabucak kapılıyor, benden söylemesi..
İkincisi düğünde çalınacak müzik (eğer canlı müzik tercih etmiyorsanız, bir DJ ile anlaşın ve mutlaka playlist hazırlayın), üçüncüsü de düğünde fotoğraflarınızı çekecek fotoğrafçı. Müzik önemli çünkü düğünden sonra misafirlerinizin aklında kalacak tek şey ne yediklerinden ziyade düğünde ne kadar dans edip eğlendikleri olacak. Fotoğrafçı önemli çünkü aradan yıllar geçip geriye baktığınızda düğününüzden geriye iste o fotoğraflar kalacak (tabii kameraman da önemli ama kimsenin o saatler suren düğün videosunu açıp bi daha izlediğini sanmıyorum).
Kendi düğünümüz için fotoğrafçı ararken ince eleyip sık dokudum. Düğün fotoğrafçılığı konusunda okudukça, son dönemde klasik tip düğün fotoğrafçılığının popülaritesini oldukça yitirdiğini öğrendim. Artik çok az çift nikâh sonrasında gidip fotoğraf stüdyosunda doğallıktan uzak arka fonlar önünde önceden belirlenmiş pozları veriyor. Dijital fotoğraf makinelerinin kullanımının da yaygınlaşmasıyla birlikte artık stüdyoda fotoğraf çekme devri sona ermiş gözüküyor. Şimdilerde yeni moda ise hikâye ya da diğer adıyla belgesel düğün fotoğrafçılığı.. Peki, bu türü klasik düğün fotoğrafçılığından farklı kılan şey ne ola ki?
Bu türe belgesel niteliği kazandıran ve klasik türden ayıran en önemli faktör, fotoğrafçının düğün gününü gelin ve damada ilerde yaşatacak spontane fotoğraflar çekmesi.. Bence bu fotoğraf türünü en cezbedici kılan şey de bu.. Fotoğrafçının amacı o gün yaşanılan özel anları ve duyguları ön plana çıkararak doğal ve samimi fotoğraflarla bir düğün hikayesi ortaya çıkarmak..

 

Klasik düğün fotoğrafçılığından bir diğer farkı, çekim şartlarının çoğunlukla fotoğrafçının kontrolü dışında olması.. Bu da işin zorlu kısımlarından biri.. Stüdyoda çekilen fotoğraflarda kontrol edilebilir bir ışık düzenlemesi var iken, belgesel düğün fotoğrafçılığında fotoğrafçı mevcut ışık şartları altında, yanında taşıyabildiği ekipmanlarla (çoğunlukla harici flaş, bazen de softbox ve reflektörler) en özel anları yakalamaya çalışır.
İşin bir diğer zorlu kısmı da (belki de en kritik kısmı) işte o özel anların yakalanıp fotoğraflanmasıdır. Stüdyoda çekilen fotoğraflar planlı pozlar olduğu halde, düğün günü esnasında genellikle kendiliğinden gelişen bu anların çoğu plansızdır ve tekrarı mümkün değildir. Dolayısıyla da belgesel düğün fotoğrafçılığı, büyük dikkat, gözlem yeteneği ve öngörü gerektirir.

Peki fotoğrafların hepsi mi belgesel niteliğinde? Artık düğünde gelin, damat, aile, eş dost hiç mi poz veremeyecek? Toplu aile fotoğrafları tarihe mi karıştı? Arkadaşlarla beraber çekilmiş fotoğraflar yok mu artık? Olmaz olur mu.. Gelin ve damat eskiden stüdyoya gidip poz verirlerken şimdi o pozları çeşitli dış mekânlarda vermeyi tercih ediyorlar. Böylece dış mekân arka planlar fotoğrafa hem bir dinamizm kazandırıyorlar, hem de geriye hoş bir anı bırakıyorlar. Grup fotoğraflarına gelince, onlar çoğunlukla düğün hazırlık aşamasında ya da düğün esnasında çekiliyor.

Sonuç itibariyle kendi düğünüme fotoğrafçı ararken merak saldığım ve git gide beni kendi çeken bu fotoğraf türünü deneme fırsatına ve şerefine, arkadaşlarım Baran ve Özlem’in nazik teklifi sayesinde nail oldum. Geçtiğimiz yaz Temmuz ayında evlenen arkadaşlarım düğünlerinde sabahtan akşama kadar düğün günlerinde yanında olup onların bu mutlu günlerini görüntülememi istediler benden seve seve kabul ettim. Benim için çok önemli olan bu görevi yerine getirebilmek için günlerce hikâye düğün fotoğrafçılığı konusunda araştırmalar yaptım. O gün yapılması gerekenler, kullanılacak ekipmanlar, mutlaka çekilmesi gereken fotoğraflar (önemli anlar ve detaylar) vs.. Sonunda düğün günü gelip çattı. Heyecanım doruktaydı, hem korku hem de büyük bir sabırsızlık duyuyordum.. Öyle ki bir gece öncesinde heyecandan uyuyamamıştım!

Sabahın erken saatlerinde başlayıp gecenin ilerleyen dakikalarına kadar an be an gelin ile damadı takip edip fotoğraflarını çektim. Maalesef nikâh salonunda fotoğraf çekmeme izin vermediler, ve düğün mekânındaki çekimler de sınırlı sayıda kaldı (nikâh salonu ve düğün mekânında mevcut anlaşmalı fotoğrafçı olması nedeniyle) ancak buna rağmen yaklaşık 1400 fotoğraf çekmiş olduğumu fark edince ben bile sasırdım :)
Tabii iş, fotoğrafların çekimiyle bitmiyor, daha sonrasında onların renk ayarlarının ve düzeltmelerinin yapılması geliyor.. İtiraf etmeliyim ki, isin bu kısmı oldukça zahmetli, ama sonuçlarına kesinlikle değiyor!
Eh o zaman lafı daha fazla uzatmadan o gün çektiğim fotoğraflardan küçük bir derlemeyi beğeninize sunayım :)
Bir Not: Bir sonraki düğün yazısı için tıkla..
 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ratatouille: Film ve Ziyafet

Ben Pixar’ın inanılmaz eğlenceli ve iştah açıcı çizgi filmi Ratatouille’i 2007’de sinemada izlemiştim. Filmden çıktığımda karnımın guruldadığını hatırlıyorum. Bir animasyonun yemek gibi 5 boyutlu, bütün duyuları harekete geçiren bir şeyi bu kadar iyi verebildiğine inanamamıştım.

Ratatouille, Gurme fare Remy’nin köyünden çıkıp, bütün zorluklara ve her şeyden öte fare oluşuna rağmen Paris’te hayranı olduğu büyük şef Auguste Gusteau’nun restoranında yemek yapmaya başlamasının ve kendini kabul ettirmesinin, tutkusunun peşinden her şeyi bırakıp koşmasının çok ama çok eğlenceli ve tatlı hikayesi.
Filmin sonlarına doğru bir sahnede, burası bilemiyorum “spoiler” sayılır mı ama, Remy acımasız yemek eleştirmeni Anton Ego için kendine has stiliyle, rustik bir Fransız sebze yemeği olan Ratatouille hazırlıyor. Anton Ego böylesine şık bir restoranda önüne gelen köy yemeğini ağzına koyduğu anda, bu lezzet onu alıp çocukluğuna götürüyor, yemeğe bayılıyor, filmin heyecanı izlemediyseniz kaçmasın diye daha fazla anlatmıyorum. İnanılmaz hoş bir sahne, filme adını veren Ratatouille ise harikulade gözüküyor.

Seda da yazmıştı, bizim evde bu aralar aramızda girdiğimiz bir iddiayı kaybeden bir hafta boyunca yemekleri yapıyor. O hafta sıra bendeydi:) Aynı filmdeki gibi Ratatouille hazırlayıp Seda ile birlikte filmi yemeği yerken izlemeye karar verdim. Başladım araştırmaya. Filmdeki Ratatouille meğer orijinal ratatouille değilmiş. Film için danışmanlık yapan, Kaliforniya’daki French Laundry restoranın usta şefi Thomas Keller’a “Dünyanın en meşhur eleştirmeni restoranınıza gelse ve ona Ratatouille hazırmanız gerekse bunu nasıl yapardınız?” diye sormuslar. O da orijinal tarifi oldukça değiştirerek Confit Byaldi adını verdiği bu alternatif tarifi ve sunumu oluşturmuş. İşin ilginci Confit Byaldi adındaki “Byaldi” bizim güzeller güzeli sebze yemeğimiz imam bayıldıdan geliyormuş! Orijinal Ratatouille oldukça basit bir sebze yemeği, Thomas Keller’ın Confit Byaldisi ise oldukça zahmetli.
Biraz daha araştırınca şef Thomas Keller’ın yorumuyla Ratatouille tarifinin New York Times gazetesinde yayınlandığını gördüm ve orijinal tarif’ten yola çıkarak yemeği yapmaya koyuldum. Tarifin İngilizce orijinalini şu linkte görebilirsiniz:  http://www.nytimes.com/2007/06/13/dining/131rrex.html
Yemeğin orijinal tarifini her zamanki gibi azıcık değiştirdim. Orijinal tarif hem yeşil kabak hem bal kabağı kullanıyor, ben evde olmadığı için bal kabağı yerine havuç kullandım çok da güzel oldu. Orijinal tarif 3 saatten uzun sürüyor ben 2.5 saatte olacak şekilde ayarladım yoksa aç kalacaktık:) işten zaten geç geliyoruz filme başlamamız 9’u buldu yemek 9 buçuk gibi hazırdı.. Lezzeti inanılmaz oldu. Bir sebze yemeği sonuçta, çok daha hızlı bir şekilde yapılabilir ama bu lezzet ve görsellik için biraz zahmet ne yazık ki şart. Filmimizi izlerken yemeğimizi afiyetle yedik ve Seda da ben de çok beğendik. Soldaki resimler filmden, sagdaki resimler ise bizden;)

Bu tecrübe ayrıca hoşumuza gitti, önümüzdeki günlerde birkaç filmi daha konsepte uygun yemekler eşliğinde izlemeye karar verdik! Umarım siz de bu tarifi denersiniz, hoşunuza gideceğinize eminiz. İçinizdeki Remy’i uyandırın…

Çok Lezzetli Susamlı Tavuk Kanatları

Son zamanlarda bizim evde moda oldu. Herhangi bir konu üzerine Hakan’la iddiaya giriyoruz, kaybeden o haftanın yemeklerini yapıyor.. Böylece bu akşam yemeği kim yapacak derdi de ortadan kalkmış oluyor :) İlk iddiayı ben kazanmıştım, bir hafta boyunca Hakan’ın ellerinden birbirinden güzel yemekleri afiyetle yemiştim. Hazır yemeğe konmak pek bir keyifliydi doğrusu.. İlk tecrübenin verdiği keyifle ikinci iddiaya da girdim, ama bu sefer kaybeden ben oldum.. Bir hafta boyunca her gün ‘bu akşam ne pişirsem’ sorusu ile karşı karşıyaydım.. Öyle alelade yemek yapmak da istemiyordum, çünkü Hakan kendi görevini çok ciddiye almış, yeni tarifler denemiş ve görevini başarıyla tamamlamıştı. Benim ondan geri kalır yanım mı vardı? Hayır.. Yeni bir şeyler denemeliydim..
Haftanın ilk yemeğine elimdeki tavuk kanatlarını değerlendirerek başlayacaktım. Tavuk kanatları buzdolabında çözüledursun, hemen işe koyulup fıldır fıldır internetten değişik tavuk kanadı tariflerine bakmaya başladım. Tesadüfen Asya usulü susamlı tavuk kanadı tarifiyle karşılaştım. Hakkındaki yorumlara bakılacak olursa çok beğenilen bir yemekti. ‘Öyle güzel oldu, böyle parmaklarımızı yedik, her hafta mutlaka yaparız’ yorumlarına dayanamayıp başladım malzemeleri gözden geçirmeye..
Malzemelerden Hoisin sosunu daha önce hiç kullanmamıştım. Onun yerine ne kullanabilirim diye bakarken, yorumlarda mutlaka onun kullanılması tavsiye ediliyordu.. Neydi bu Hoisin sosu denen şey? Taklidi çok mu zordu?
Kısa bir araştırma sonrasında gördüm ki bu Hoisin sosu Çin mutfağının vazgeçilmez soslarından birisi.. Kızartmalar, ızgaralar ve sebzelerin marine edilmesinde sıklıkla kullanılan bu sosun, koyu renkli ve oldukça kıvamlı bir yapısı var. Kelime anlamı deniz mahsulü (seafood) olan ancak içinde denizden gelen hiçbir şey barındırmayan bu sosun tadı hem tuzlu hem de tatlı. İçinde soya, sirke, sarımsak, tuz, kırmızı toz biber ve tatlandırıcılar var. Eh madem bu işe baş koyduk, hangi malzeme gerekiyorsa gidip alacağız.. Siz bu sosu nereden mi bulacaksınız? Bu devirde Türkiye’de her türlü malzeme bulunabiliyor, işte ispatı:
Super mutfak’tan sipariş buraya tıklayınız  ya da Koza gıdadan sipariş icin buraya tıklayınız: Oturduğunuz yerden siparişi veriyorsunuz, evinize teslim ediliyor, müthiş!
Malzemeleri tedarik ettikten sonrası kolay çünkü yemeğin yapılışında hiçbir zorluk yok, çok pratik..
Malzemeler
  • 1,5 kg tavuk kanadı
  • 1 büyük diş sarımsak
  • ¾ tatlı kaşığı tuz
  • 2 tatlı kaşığı soya sosu
  • 2 tatlı kaşığı Hoisin sosu
  • 2 tatlı kaşığı bal (çiçek balı olabilir)
  • 1 tatlı kaşığı susam yağı (Asya usülü)
  • Bir tutam tatlı kırmızı toz biber
  • 1,5 tatlı kaşığı susam
  • 1 adet yeşil soğan (sadece yeşil kısmı), ince doğranmış
E malzemeler de tamam, o zaman başlayalım yemeğimizi yapmaya :)
Yapılışı
Fırını 220 derece önceden ısıtın. Genişçe ve sığ bir fırın kabını alüminyum folyoyla kaplayın ve folyoyu iyice yağlayın ki tavuklar yapışmasın.
Sarımsağı güzelce ezip tuzla püre haline getirin. Sarımsak püresini derince bir kaba geçirip, soya sosunu, Hoisin sosunu, balı, susam yağını ve kırmızı toz biberi ilave edip güzelce karıştırın. Tavuk kanatlarını ilave edip üzerlerini bu sosla kaplayın.
Tavukları tek sıra halinde fırın kabına dizin ve tepsiyi fırının orta rafına yerleştirin. Yaklaşık 35 dk pişirin. Yarı zamanda tavukları ters yüz edin ki her iki tarafı da pişsin.
Pişen tavukları derince bir kaba geçirin. Susam ve yeşil soğanı da kaba ekleyin ve tavuklarla karıştırın.

 

Çok lezzetli susamlı tavuk kanatlarınız hazır.. Afiyet olsun :)
Not: Aynı sosu somon balığı için de kullanabilirsiniz (yeşil soğan hariç), aynı şekilde fırında pişirilince somonun tadı muhteşem oluyor! Bizden söylemesi..

Işık ve Portre

Portre fotoğrafları çekerken ışık nasıl kullanılır konulu kısa ve öz blog yazısına hoşgeldiniz :) Bildiğiniz üzere fotoğraf kursuna gitmeye devam ediyorum, ve işte bu konu en son dersimizde üzerinde durduğumuz hatta pratik yaptığımız konuydu. Stüdyo ya da ev ortamında farklı açılardan kullanılan tek bir ışık kaynağının fotoğraf üzerindeki etkilerini pratikte görme şansına sahip olduk. Çalışmamızda sadece bir stüdyo flaşı kullandık ve ışığın model üzerine düşüş açısı, modele yakınlığı/uzaklığı ve ışığın gücünün fotoğraf üzerindeki dramatik etkisine değindik. Ben de bu derste çektiğim fotoğraflardan birkaçını sizlerle paylaşmak istedim. 
Aralarından sadece bir tanesi farklı ışıkta çekildi, bilin bakalım hangisi? :))