Sürprizlerle dolu bir Ortaçağ şehri: Talin

Mayısın son haftası yolumuz Estonya’ya düştü. Seda bir iş gezisine çıkacaktı, dedim ben de gelirim peşinden. Baltık ülkelerini hiç görmemiştik. Açıkçası benim beklentilerim biraz düşüktü. Macaristan, tatlıları dışında beni çok tatmin etmemişti, şimdi de küçücük bir ülke olan Estonya’dan ve onun başkenti Talin’den çok fazla bir şey beklemiyordum. Bu kadar mı yanılabilirdim! Şehirde sanki her şey, herkes bizi etkilemek için seferber olmuş.. Haliyle inanılmaz güzel bir hafta sonu geçirdik.

   

Talin çok güzel bir şehir. Ortaçağ havasını olduğu gibi koruyan tarihi kısmı UNESCO dünya mirasları listesinde. Her yer bir film seti gibi, her şey herkes samimi duruyor, bambaşka bir dönemde yaşıyormuş gibi hissediyor insan.

 

Bu yıl Talin Avrupa Kültür Başkentlerinden biri. Hani şu geçen sene İstanbul’un da olduğu gibi. Yüzlerce kültürel ve sanatsal aktivite planlanmış bu sene için. Bu yetmezmiş gibi gittiğimiz hafta sonu Talin’in iki tane birbirinden hoş geleneksel festivaline denk geldik! Tamamen şans eseri kendimizi harika bir ortamın içinde bulduk.

 

Bunlardan birincisi “Talin Treff Festival”, kukla ve sokak sanatları festivali. Şehrin her yerinde çılgın kostümlere girmiş sokak göstericileri, dünyanın her yerinden en meşhur kukla şovları, sokaklarda çocuklar için kukla yapma eğitimleri, dans gösterileri ve daha neler neler…
 

Her yer rengârenk, cıvıl cıvıl… 10 yıldan uzun süredir her yaz devam eden bu festivalin asıl odak noktası kukla ve bu alandaki yenilikler. Gerçekten de artık birçoğumuz için ölen bir sanat dalı olmaya başlayan kuklacılığın hala verebilecek çok şeyi olduğunu gördük tanık olduğumuz gösterilerde. Bir gösteride kulağımıza Türkçe bir şeyler çalındı, meğersem Azericeymiş. Rauf Afsarov Kukla Tiyatrosuymuş, insanlar neden bahsedildiğini anlamasa da dikkatle ve keyifle izliyorlardı bize çok tanıdık gelen karakterleri: Zengin ve yaşlı bir tüccar, genç bir güzele gönlünü kaptırır, ama güzelin gönlü başkasındandır ve bu böyle sürer gider… Bizim oralardan bir gösteriyi Talin’de insanların ilgiyle izlerken görmek çok hoşumuza gitti. Türkiye’den de bir gösteri görmek isterdik, Hacivat ve Karagöz, Orta Oyunu, Çengiler, Zenneler ya da bir meddah ne bileyim o kadar çok sokak sanatımız var ki aslında ama ne yazık ki çoğu bir şekilde popülerliğini yitirdi.

 

Belki Treff Festival’de memleketten bir şey çıkmadı karşımıza ama yine tamamen şans eseri aynı hafta sonu Talin’in 30uncu Tarihi Şehir Festivaliymiş. Ortaçağ kıyafetleriyle Estonyalılar bizi ortaçağa götüren bir geçit yaptılar.

  

Şehrin merkezinde çok tanıdık sesler geldi kulağımıza, bir davul, bir saz… Eğlenceli bir oyun havası… Ayaklarımız bizi sesin geldiği yere götürdü. Bir de kim çıksın karşımıza: Baba Zula! Sahne şovları harikaydı, Murat Ertel’in kostümü, zaman zaman sahneye gelen bir dansöz, eğlenceli ritimler ve dayanamayıp dans eden yüzlerce Estonyalı. Biz de karşılıklı iki göbek attık tabi bu fırsatı kaçırmayıp. Baba Zula’nın gelmesi harika olmuş, sanki iki festival için birden gelmişler gibi olmuş, hem sokak gösterisi hem de konser.

Aynı festival kapsamında birkaç enteresan konsere daha denk geldik, Estonya’dan bir klasik müzik orkestrası; Gürcü bir caz grubu vesaire.. Her köşe başında ayrı bir eğlence, üstelik de bu Talin’in tarihi şehrinin eşsiz ve müthiş korunmuş güzelliğini kendisine arka fon olarak alınca tadından yenmez bir hal aldı.
Öğrendik ki her gün 12:30’da şehirde rehber eşliğinde bedava yürüyüş turları düzenleniyormuş. Tamamen yerli gençlerin bir girişimi olan bu projede prensip “gönlünden ne koparsa”! Çok samimi bir Estonyalı genç kız bize rehberlik etti, çok derin ve sıkıcı tarihsel bilgilere girmeden şehrin komünist geçmişine, Şarkı Devrimine ve daha daha eski ta orta çağ dönemlerine dair enteresan anekdotlar, efsaneler anlattı. Zaten küçücük bir şehir olan Talin’i buranın yerlisiyle gezmek çok keyifli oldu.

  

Rehberimizden enteresan bir hikaye: Talin’in tam içinde tam anlamıyla Rus stili bir yapı olan, şehrin panaromasına çok farklı bir tat katan Alexander Nevsky Kilisesi var. Kilisenin tepesindeki hacın altında bir de aynı camilerde olduğu gibi İslamiyet’in simgesi olan bir hilal var. Öğrendik ki bu hilal yapılış yılları Osmanlı-Rus harbi yıllarına denk gelen bu kilisenin tepesine Hıristiyanlığın İslamiyet’i alt etmesini simgelemek için yerleştirilmiş ve hala da orda duruyor.

   

Şehrin güzelliğini Seda’nın fotoğrafları zaten gözler önüne seriyor bilmem siz ne düşündünüz?:)    
Yazı oldukça uzun oldu ama değinemeden edemeyeceğim bir konu var o da Talin’de yemekler tabi ki!
İki restoran denedik Talin’de, biri zaten oldukça meşhur. Talin’e gidince uğramadan olmaz cinsten bir yer. Burası Olde Hansa*. Yüzlerce yıllık bir binada tam bir orta çağ hanı atmosferi yaşamak isteyenler için. İçeride her şey ama her şey dönemine uygun yapılmış, çalışanların kıyafetlerinden, müzisyenlere, yemeklerden, tuvaletlere kadar. Ambiyans olağanüstü… Gerçekten de gidilmesi gereken bir yer. Yemeklere gelince ben kendim adına iyi ki ortaçağ’dan beri mutfak kültürü bunca yolu kat etmiş dedim. Belki de ayı ya da geyik eti denemek isteyenler için ilginç bir deneyim olabilir ama bana yemekler fazlasıyla ağır geldi. Fiyatlar da Estonya standartlarında oldukça pahalı ama bu ambiyansa değer. Adres bilgileri aşağıda…

 

 

İkincisi gittiğimiz restoran Aed**’i daha sade ve lokal bir şeyler yemek istediğimizi söylediğimiz rehberimiz tavsiye etti. Küçük bir sokakta, hemen fark edilmeyen bir yer ama içeride harika dekore edilmiş rüstik bir salonu ve arkada da bir bahçesi var. Sloganı “Embassy of Pure Food” yani Saf Yemeğin Büyükelçiliği! Yemeklerin tamamı organik ve civardan geliyor. Yemekler geleneksel Estonya mutfağının modern yorumlarıymış. Biz servise de, yemeklere de, fiyatlara da bayıldık. Her Talin’e yolu düşene şiddetle tavsiye ederiz. Adres bilgileri aşağıda…

 

Talin harika bir şehir, bizim için bu kadar aktivitenin üst üste denk gelmesi tabii ki büyük şans. Ama St. Petersburg ve Helsinki’ye de çok yakın olan bu şehre gitme şansınız olursa kaçırmayın deriz.
*Olde Hansa – Vana Turg 1, Talin, +372 627 90 20, Ambiyans Olağanüstü, Yemekler ”yenir”le “keyifli” arası.
** Von Krahli Aed (Embassy of Pure Food) – Rataskaeyu 8, Talin, +372 626 90 88, Yemekler lokum!

Bir Tutam YAZ

Günler uzadığından mıdır, havalar ısındığından mıdır yoksa Haziran ayı başladığından mıdır bilmem, yerimde duramıyorum bu aralar.. Galiba Yaz’ım gelmiş benim :) Türkiye’deyken kıymetini pek bilmezdim güneşin, hele ki mevsimlerden yazsa.. Güneşten köşe bucak kaçar, gölgede güneşlenir, kitabımı okurdum yaz tatillerinde. Hollanda’da yaşamaya başladığımdan beri güneşten kaçtığım günleri arar oldum; bir gün güneş açar da, ardından 3-4 gün yağmur yağar mı arkadaş? Hal böyleyken dün güneşli ve sıcacık (25 derece) bir cumartesi sabahına uyanınca ‘bugün güneşin tadını sonuna kadar çıkaracağım’ diye söz verdim kendi kendime.. Hakan’la önce güzelce sporumuzu yaptık, ardından haftalık alışverişimizi de tamamladıktan sonra kendimizi Bloemendaal Aan Zee yoluna attık.
Bloemendaal Aan Zee, bizim eve 25km uzaklıkta, Bloemendaal belediyesine bağlı yazlık bir belde..Hollandalıların çok rağbet gösterdiği önemli plajlardan biri burada yer alıyor (bir diğeri yine çok yakınında olan Zandvoort plajı) Bloemendaal Aan Zee 4,3km uzunluğunda ve bunun 1 km’si çıplaklar plajı (yok biz oraya gitmedik, sadece öyle bir plajı da varmış diye duyduk:)). Plaja vardığımızda bir grup insan güneşlenme faslını çoktan bitirmiş, evlerine dönüyordu. Bizse akşam güneşinin tadını çıkarmak üzere plajdaki beach club’lardan birine gidip kocaman yastıkların üzerine yerleştik.
Kendimize içecek bir şeyler söyleyip güneşin keyfini çıkardık, kitaplarımızı okuduk. Farkına varmadan 2,5 saati devirmişiz. Güneş yavaş yavaş ufukta alçalmaya başlayınca günbatımı fotoğrafı yakalamak için sahile indik. Hakan’ın fedakâr desteği sayesinde birkaç hoş fotoğraf yakaladık.
Herkese bol güneşli günler :)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Fotoğraftan Al Haberi…

Geçen hafta sonu World Press Photo 2011 sergisini görmeye Amsterdam’daki Eski Kilise’ye (Oude Kerk) gittik. 14.yüzyılın başlarında Amsterdam’ın baş azizlerinden Aziz Nikolas anısına yaptırılan bu kilisenin kendine has mistik bir ambiyansı var.
Bu ambiyans eşliğinde dünyanın dört bir yanından gelen, haber niteliği taşıyan ödüllü fotoğrafları izlemek gerçekten çok etkileyici. Dünyanın birçok yerindeki politik çalkantıları, isyanları, doğa felaketlerini görselleştiren bu fotoğraflar, insanda buruk bir duygu uyandırmıyor değil.. Ancak bu sayede geçtiğimiz sene dünyada nerde neler olup bitmiş, farkında olduğumuz önemli olaylar nelerdi hem onları tekrar gözden geçirmiş oluyoruz hem de farkında olmadıklarımız hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Fotoğrafların da bütün bu olayları en çarpıcı şekilde gözler önüne sermesi de cabası..
Peki bu fotoğrafları çekenler kimler, ve ödül alan fotoğrafları kim seçiyor derseniz.. World Press Photo 1955 yılında Hollanda’da kurulan bağımsız ve kar amacı gütmeyen bir kuruluş. Asıl amacı profesyonel haber fotoğrafçılarının çalışmalarını desteklemek ve teşvik etmek olan bu kuruluş, zamanla haber fotoğrafçılığı ve özgür bilgi alışverişi için bağımsız bir platform haline gelmiş. Bu amaç doğrultusunda da her sene dünyanın en büyük ve en prestijli haber fotoğrafçılığı yarışmasını düzenliyor. Yarışmaya binlerce fotoğrafçı çektikleri fotoğraflarla katılıyor. Fotoğraflar dünyanın dört bir yanından gelen bu alanda uzmanlaşmış bağımsız bir jüri tarafından değerlendiriliyor ve ödüller sahiplerine dağıtılıyor. Ödül kazanan fotoğraflar da Amsterdam/Hollanda başta olmak üzere yaklaşık 45 ülkede sergileniyor ve her sene ortalama 2,5 milyon insan tarafından ziyaret ediliyor.
Bu sene 54üncüsü düzenlenen yarışmanın en çarpıcı olan fotoğrafı, hiç kuşkusuz 2010 Yılının World Press Photo ödülü ve Tek Portre Kategorisi birinciliği almış olan, bir Afgan kızın portre fotoğrafı..
 Geçtiğimiz sene Ağustos ayında Time dergisine de kapak olan bu fotoğraftaki Afgan kızı, 18 yaşındaki Bibi Aisha.. Daha 12 yaşında bir anlaşmazlığın çözümü esnasında, küçük kız kardeşi ile beraber bir Taliban savaşçısının ailesine verilen Aisha, ergenlik çağında geldiğinde o savaşçıyla evlenmiş. Ancak senelerce kayınlarından şiddet görmesi sebebiyle bir gün baba evine kaçan Aisha’nın kocası eve gidip kızın cezalandırılması için kendisine verilmesini istemiş ve dağda açıklık bir alanda bir Taliban kumandanının emriyle kızın önce kulaklarını sonra da burnunu kesmişler. Yöresel anlayışa göre karısı tarafından toplum önünde utandırılan adam, burnunu kaybetmiş sayılırmış ve intikamını da bu şekilde alırmış. Kanlar içersindeki Aisha oracıkta terk edilmiş ancak daha sonra Afgan Kadınlar için Çalışan Kadınlar (Women for Afghan Women) adlı bir yardım kuruluşu tarafından bir barınağa götürülmüş. Burada tedavi edilen ve psikolojik yardım alan Aisha, daha ameliyat olmak için Amerika’ya gönderilmiş. Amerika’da yapılan estetik ameliyat sayesinde protez bir burna kavuşan Aisha, halen travma-sonrası stres hastalığı (post-traumatic stress disorder)  ile mücadele ediyor ve rehabilitasyona devam ediyor.
Bibi Aisha’nın portre fotoğrafını ve 2010 Yılına ait ödüllü diğer fotoğrafları görmek isterseniz, sergiyi 22 Nisan – 19 Haziran tarihleri arasında Amsterdam, Eski Kilise’de ziyaret edilebilirsiniz. Eğer Türkiye’deyseniz üzülmeyin, sergi İstanbul’a da gelecek ;) Forum İstanbul Alışveriş Merkezi’nde gösterilecek olan sergiyi 7-29 Eylül 2011 tarihleri arasında ziyaret edebilirsiniz, şimdiden ajandanıza not edin derim :)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

World Press Photo ile ilgili ayrıntılı bilgi için www.worldpressphoto.org
NoT: ‘İstanbul’da yaşıyorum ama Eylül’e kadar daha çok zaman var, bense fotoğrafları çok merak ettim’ derseniz, ödül almış fotoğrafları ve ayrıntılı açıklamalarını web sitesinde de bulabilirsiniz, benden söylemesi ;)
Habersiz ve fotoğrafsız kalmayın..
S.

Amsterdam’da Ziyafetin Diğer Adı: Fotoğraflarla Köşebaşı

Yurtdışında yaşamaya başlayınca insan en çok kendi mutfağının yemeklerini özlüyor. Biz elimizden geldiğince özlediğimiz yemekleri evde yapmaya çalışıyoruz ama arada sırada insan bir restorana gidip mezelerle masayı donatmak ve sevdikleriyle keyfince yemek yemek istiyor.
Amsterdam’da yaşayan birçok Türk gibi biz de özlediğimiz Türk yemeklerini, mezeleri ve et yemeklerini yiyebileceğimiz bir restoran aradık durduk. Sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen Türk restoranlarına geçtiğimiz haftalarda bizi çok heyecanlandıran yeni bir tanesi eklendi: Köşebaşı. Türkiye’nin en sevilen restoranlarından olan Köşebaşı; Atina, San Paolo, Bahreyn ve Dubai’den sonra restoran zincirine böylece Amsterdam’ı da eklemiş oldu.
Köşebaşı’nın açılmasının ‘Amsterdam’da ziyafetin diğer adı’ olmasının dışında benim için ayrı bir önemi daha var. Restoranın ortakları Köşebaşı’nın hem iç mekan hem de açılış partisinin fotoğraflarını çekecek bir fotoğrafçı ararlarken sevgili eşimin teklifiyle bu görevi bana ve Hakan’a verdiler. Biz de açılış gününde bu görevi yerine getirmek üzere yerimizi aldık.
Köşebaşı Amsterdam’ın ortakları, yemeklerin Türkiye’dekilerle aynı lezzette olması için Köşebaşı Türkiye’den iki kıdemli şefi Amsterdam’a getirmişler. Biri Türkiye’deki Köşebaşı lokantalarının baş aşçısı Sezai Çelikbaş, kendisi bir aylığına geldiği Amsterdam’dan Köşebaşı’nın açılışından sonra ayrılarak Türkiye’ye geri dönecek.. Diğeri ise 9 yıldır Köşebaşı’nda aşçılık yapan usta şef Orhan Demir. O ise Amsterdam’da devamlı şef olarak kalacak ve enfes yemekler yapmaya devam edecek.. Açılışa gelen misafirler, işte bu iki kıdemli şefin elinden Hollanda bayraklı kürdanlara geçirilmiş leziz et yemeklerini yiyerek unutulmaz bir ziyafet çektiler. Tabii biz de bir yandan fotoğraf çekip diğer yandan o güzelim etleri höpürdettik ;)
Köşebaşı’nın yemekleriyle ilgili daha sonra ayrıca bir yazı yazacağız ama merak edenler için özellikle Şaşlık ve Tarsusi kebabına bayıldığımızı belirteyim. Bu yazının konusu sebebiyle şimdilik sizi restoranın iç mekân ve açılış fotoğraflarıyla başbaşa bırakıyorum :)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Açılış fotoğraflarının devamı :

Kosebasi Acilis Fotograflari 1 ve Kosebasi Acilis Fotograflari 2

Köşebaşı Adres: Amsteldijk 25, 1074 HS, Amsterdam 
Rezervasyon Tel: 020 – 662 77 77
http://www.kosebasi.com
Not: Köşebaşı Amsterdam’ın ortaklarına mekan ve açılış fotoğraflarını çekme görevini bize verdikleri için teşekkür ediyorum.
S.

Çok Tatlı Budapeşte Anıları

 Geçtiğimiz hafta sonu Seda ile kısa bir Budapeşte gezisi yaptık. Şehir iyi, güzel, tarihle dolu vesaire de aklımda geriye kalan en önemli şeyler tabii ki eski kafeleri ve enfes pastaları oldu!
Şehir 150 yıl Osmanlı toprağıymış ama o günlerden geriye birkaç hamam dışında pek bir şey kalmamış. O kadar savaşlı bir tarihi var ki şehir defalarca yıkılıp baştan yapılmış. En ihtişamlı günlerini Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde yaşamış, bugünkü tarihi dokusu da 19. Yüzyılı hissettiriyor.
Şimdi gelelim asıl konumuza.. Gitmeden önce araştırdık ettik. Okuduğumuz birçok yazıda, yazarların “gidip de o pastaları yemeden dönerseniz size yazıklar olsun” demek istediğini hissettik, başladık kendimize güzel bir kafe aramaya.
Şehirde çok hoş bir kafe kültürü var. Zamanında özellikle sanatçı takımının takıldığı yerlermiş. Birçok kafe, müdavimi olan sanatçılara şiirlerini yazmaları için ücretsiz kâğıt ve mürekkep verirmiş ve hatta onlara özel, uygun fiyatlı sanatçı menüleri olurmuş. Bunun haricinde şehirde bir dedikodu mu var buralarda yayılırmış; âşıklar ilk buluşmalarını buralarda yaşar, niyetlerini burada beyan eder, gösteriş yapmak isteyenler en şıkıdım kıyafetlerini giyinip buralarda gezinirlermiş. Daha sonra gelen savaşlar ve yıkım ve son olarak da demir perde yılları bu kültürü sekteye uğratmış, yıkılmışlar, yasaklanmışlar…
Neyse ki son 20-30 yılda tekrar eski ihtişamlarına kavuşmuşlar, yüzyıllar boyu süregelen lezzetlerinden ise nerdeyse hiçbir şey kaybetmemişler.. Ben hep derim ki gördüğün, gezdiğin sana kalsın yediklerini anlat :) İşte bunlar da bizim yediklerimiz:
Gerbaud Kavehaz / Vörösmarty Ter 7-8 /www.gerbaud.hu
Kitchen Crashers notu: 6 (Keyifli)

1858’de kurulmuş, şehrin en önemli meydanlarından birinde koskocaman bir yeri var, içerisi çok gösterişli, kumaş duvar kağıtları eski çağlara alıp götürüyor insanı. Pastalar çok güzel, servis de hızlı. Aşırı turistik olması ve yüksek fiyatları dezavantajları, etrafımızdaki yüzlerce turist ortamın büyüsünü biraz kaçırdı, ama yine de keyif aldık; belli bir kaliteyi korumayı başarmışlar.
Neler Yedik:
Tiramisu Kehely (Sundae) HUF 2450 Muzlu, Tiramisulu kahveli ve sade dondurma. (7- Leziz)

Narancos Karamell Szelet HUF 1750 Karamelli, portakallı pasta, portakallı dondurma, macaron, portakal ve çikolata sosu. (7 – Leziz)

Szelet Gerbaud HUF 950, bu güya kafenin meşhur dilim keki, cevizli ve kayısı reçelli. Benimki bayat geldi, özelliksizdi. (4 – Fuzuli)

Central Kavehaz / Iranyi Utca 26 /www.centralkavehaz.hu
Kitchen Crashers notu: 7 (Leziz)

 

Burası Budapeşte’nin bir diğer klasiği. Ortam çok daha samimi ve şehrin ruhunu yaşatıyor. 1800lerin sonunda kurulduğunda burası Budapeşte’nin en önemli edebi buluşma noktası olmuş. Birçok yazar yazılarıyla da Central Kavehaz’ı ölümsüzleştirmişler. Bugünkü yenilenmiş haliyle mekana da pastalarına da bayıldık. Fiyatları da çok daha uygun.

 

Neler Yedik:
Egzoticus HUF 690 Mangolu, Papayalı, Kremalı Pasta 7 – Leziz

Pogacsa HUF 190, Bildiğimiz sade poğaça. Güzeldi. 6 – Keyifli
Macarons HUF 250 Çeşit çeşit macaronlarını denedik hepsi birbirinden lezizdi. 7
Full of Chocolate HUF 820 Çikolata bombası! Acayip bir şey, eriyor ağızda. 8 – Lokum
Sonuç olarak böyle tatlı bir hafta sonuydu işte. Umarım yeni notlandırma sistemimizi de beğenirsiniz hehe :) 
Tamamen kişisel olan değerlendirme skalamızda yiyecekleri 10 üzerinden şöyle değerlendiriyoruz:
1 – leş, 2- çöp, 3- kelek. 4 – fuzuli. 5 – yenir, 6 – keyifli, 7 – leziz, 8 – lokum,  9 – enfes, ve 10 – efsane :)))

Nikon D7000’le Laleye Niyet Sümbüle Kısmet

Fotoğraf kursumun bitmesine sadece bir ders kaldı, ne kadar da çabuk geçti zaman… Odevler icin fotograf cekmek beni cok motive ediyordu, bitecek olmasina uzuluyorum.. Geçtiğimiz hafta sonu, tam da en yakın arkadaşlarım Amsterdam’a ziyaretime gelmişlerken fotoğraf makinem bozuldu ustune ustluk.. Canım çok sıkıldı tabi bu işe. Makinenin bozulması bir yana, zaten kırk yılda bir Filiz, Nezire ve ben bir araya gelebilmişiz, hem de 1 hafta gibi uzun bir süre birlikte vakit geçireceğiz, onda da fotoğraf çekememek ne talihsizlik… Zaten aklimda eski makinemi degistirmek vardi, bozulmasi yeni makine almama vesile oldu. Eskisini de tamir ettirir satarim dedim.. Yalnız makine cok geç geldi yetiştiremedim onu da kızlara.. Ne yapalım, kısmet; bir sonraki sefere inşallah..
Gelelim yeni aldığım makineye; hakkında iyi yorumlar ve incelemeler okuduğum Nikon D7000 geçtiğimiz sene sonunda piyasaya sürülmüs ve D90’ın bir üst modeli olarak gösteriliyor… Sadece D90’a rakip olmakla kalmıyor, özellikleri ve profesyonelliği ile D300’e bile kafa tutuyor. Detaylı bilgi için
http://www.kenrockwell.com/nikon/d7000.htm#rex
http://www.dpreview.com/reviews/nikond7000/
Bugün günlerden Pazar, makineyi bir denemek lazim.. Amsterdam’da günlük güneşlik bir hava var, yağmurlarına alışkın olduğumuz şehirde şaşılacak şey, 17 dereceyi gösteriyor termometre :) Kahvaltıdan sonra attık kendimizi dışarı. Malumunuz Hollanda dümdüüüüz bir ülke. Öyle dağlar, nehirler falan pek olmadığından ‘şöyle bir manzara resmi çekeyim’ derseniz iki seçeneğiniz var: ya kanal kenarları ve Hollanda mimarisinin örneği evler ya da meşhur lale bahçeleri. Nisan-Mayıs ayları lalelerin açtığı ve tarlaları süslediği yegane aylar.. Daha Nisan ayına yeni girdik doğru, ama hadi bir şansımızı deneyelim deyip çıktık lale bahçesi aramaya :)
Amsterdam’dan Lisse şehrine doğru giderken birkaç lale bahçesinin yanından geçtik ama henüz laleler kısacık, ya da hiç açmamışlardı. Tarlaların etrafında dolaşırken tesadüfen rengarenk bir sümbül bahçesine rastladık.. Laleye niyet sümbüle kısmet deyip çektik kenara ve ben daldım tarlanın içine.. Sümbüllerin muhteşem kokusundan hafif sarhoş bir sürü fotoğraf çekmişim.. İşte kokusuyla ve renkleriyle insanı sarhoş eden sümbüller :)
Laleler için biraz daha sabretmemiz gerek.. Nisan sonu – Mayıs başı çekeceğimiz lale fotoğraflarıni görmek için de blogumuza bekleriz efendim :)
 Fotoğraflar: Seda Cinar Ceyhan

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Porof. Zihni Sinir ve ‘Proce’leri

Zaman zaman siz de düşünür müsünüz, acaba çamaşır makinesini kim icat etti, veya tirbuşonu, veya işinize çok yarayan başka bir aleti? Kim icat ettiyse Allah ondan razı olsun der misiniz hiç? Hayatı kolaylaştıran, pratik çözümler sunan bu mucize aletleri kullanırken mucitlerini merak ederim ben, ve sonra da unutur giderim sorunun kendisini de merak ettiğim cevabını da..

  

Bazen de yeni bir şeyler icat etmenin ne kadar zor olduğunu düşünürüm kendi kendime.. Sanki icat edilebilecek tüm aletler çoktan başkaları tarafından icat edilmiştir de bana icat edecek bir şey kalmamıştır gibi gelir.. Zaten öyle çok mucit bir tipim de yok ama nedense arada bir düşünürüm işte :)
Geçenlerde icatlarıyla çocukluğumdan beri beni kendine hayran bırakan bir mucidin/sanatçının, Porof. Zihni Sinir’in aynı zamanda atölye olarak kullandığı Cihangir’deki dükkânını ziyaret ettim. İçeri girer girmez karşıma yüzlerce icat çıktı, hepsi de değişik bedenlere bürünmüş mühendislik harikası pratik aletler… Protestocu kalemlik, zaman bisikleti, çay poşeti sıkma makinesi, mıknatıslı notluk, yaylı kalemlik, elli kitap tutucu ve daha neler neler… Gırgır dergisinde karikatürlerini görmeye alıştığımız Zihni Sinir ve ‘proce’leri artık üçüncü boyuta geçmiş, günlük hayatta kullanılabilecek ürünler haline gelmişler bile. Hepsinin ortak özelliği ise fonksiyonellik, mizah ve estetik!  
  

  

Ben birbirinden güzel procelere hayran hayran bakarken Zihni Sinir’in yaratıcısı ise arkadaki atölyesinde yeni projeleri üzerinde çalışıyordu. O kadar işinin arasında da beni kırmadı sağolsun, böylece kendisiyle sohbet etme şansım oldu.
 
Merak edenler için önce kısa bir özgeçmiş:
Bizim Porof. Zihni Sinir olarak ilk defa Gırgır dergisinde karşımıza çıkan mucit karakterin yaratıcısı 1951 Manisa doğumlu Irfan Sayar. Kendisi Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Dekoratif Sanatlar Bölümü, Sahne ve Görüntü Sanatları İhtisas atölyesinden mezun oldu. Gırgır dergisinde profesyonel olarak karikatür çizimlerine başladı ve 1977de de unlu Porof Zihni Sinir tipini yarattı.
Daha sonra iki arkadaşıyla birlikte Hayal Mahsulleri Ofisi adıyla bir şirket kurup RR Resimli Roman dergisini çıkardı. Karikatür-heykel çalışmalarında bulundu. Çeşitli reklam filmlerine özel efektler yaptı. Porof. Zihni Sinir ve Proceler kitabı Tubitak popüler bilim kitapları serisinden yayınlandı. Halen Bilim ve Teknik dergisinde her ay “Porof. Zihni Sinir”i çiziyor ve Cihangir Ağahamamı Sokak’taki dükkânında çalışmalarını sergiliyor.
Peki nasıl başlamış bu icatlar diye sorduğunuzu duyar gibiyim :) Hoş bir sohbetin ardından eve gelir gelmez Zihni Sinir hakkında araştırmalara başladım.. Zihni Sinir’in yaratıcısı İrfan Sayar, çocukluğunda şehirden çiftliğe gelirken, ailesinin oyuncaklarını almasına izin vermemesi üzerine icatlarına başlamış. Çamur, teller, lokum kasaları, konserve kutuları, ipler, mısır koçanları gibi doğal malzemelerle oyuncakların taklitlerini yaparak basit icatlarına başlayan sanatçı, sonra daha karmaşık icatlar yapmaya başlamış. Basit icatlarla başlayan bu yolculuk şimdilerde bir Zihni Sinir Üniversitesi kurulmasına, BÜMED’de küçük yaştaki çocuklar için düzenlediği atölye çalışmalarına, birçok özel şirket için değişik proceler ve seminerlere hatta ve hatta sinemaya kadar uzanmış. Evet yanlış duymadınız, sinemaya kadar.. Hangi film acaba diye merak ettiniz değil mi? İşte öyküsü..
Vizontele filmini izlemeyen pek kalmamıştır herhalde. Vizontele’nin saf mucit karakteri Deli Emin‘i ise hatırlamayan yoktur.. İşte Deli Emin’in birbirinden ilginç aletlerini İrfan Sayar’ın kendisi tasarlamış. Yılmaz Erdoğan’ın projenin başlangıcında kendisine teklifte bulunduğunu anlatan İrfan Sayar, o karakteri düşünerek, o kasabadaki malzemelerle neler yapılabilir diye bakmış, bunları yapabilmek için Van’da 10 gün geçirmiş, bütün sistemleri kurmuş. Deli Emin’in atölyesi, kullandığı bisiklet, gözlük, çeşitli elektronik ve mekanik aletler, otomatik açılan kapı.. Bir de ütü vardı filmde bilmem hatırlar mısınız, hani açılınca aynı zamanda ocak, kapatınca da tost yapan… İşte bu ve benzeri Deli Emin aletlerini tasarlayan Zihni Sinir sinemaya da böylece katkıda bulunmuş.
Bu arada söylemeden edemeyeceğim, Zihni Sinir’in bizim evliliğimizde de özel bir yeri ve procesi var :) Geçen sene düğünümüz öncesinde kendisinden bizim düğün davetiyemizi tasarlamasını rica etmiştim, o da beni kırmayıp hazırlamıştı.. İrfan Sayar imzalı davetiyemiz, buzdolabı magneti formatında İzmir-İstanbul-Ankara-İzmit’ten birçok davetlinin evini süslemeye umarım devam ediyordur :)

Porof. Zihni Sinir’in yaratıcısı İrfan Sayar’a hem bu bize özel procesi hem de bu hoş sohbeti için tekrar teşekkür ve sevgilerimi gönderiyorum…
Porof. Zihni Sinir hakkında daha ayrıntılı bilgi için websitesi… http://zihnisinir.com/tr/
Zihni Sinir’in, karikatürlerini bir araya getirdiği kitapları çocuklar için hem eğlenceli hem de eğitici.. Proceleri ise sevdiklerine farklı bir hediye almak isteyip de ‘bu sefer ne alsam acaba’ diye düşünenler için hem çok ideal, hem de pratik; bir tıkla internet üzerinden sipariş edilebiliyor… http://www.porofzs.com/
S.

Yemek, Filmler ve Gelgitli İştahım…

Amsterdam’da ilk kez bu sene, 18-20 Mart tarihleri arasında “Food Film Festival – Yemek Filmleri Festivali” düzenleniyor ve biz Seda’yla çok önceden yapmış olduğumuz bir plan neticesinde burada olamayacağız!:(
Festival kısa ama harika gözüküyor, belgeseller, filmler, workshop’lar, restoranda özel menüler ve daha neler, neler… Studio K’de gerçekleşecek festivalde dünyanın binbir memleketinden insanın parmağı varmış, sitelerinin yalancısıyım…
Seda bahsetmişti ben bir, bir buçuk aydır biraz naneyim. Midemi mi üşüttüm artık nedir bilmiyorum varsa yoksa sebze meyve, varsa yoksa ızgara… Birazcık enteresan bir şey yemeye göreyim, hemen başlıyor gurultular aşağıdan… Ben ki mutfaktan çıkmazdım, hiç keyfim yok mutfağa giremedim kaç zamandır. Böyle anlarda anlıyor kutsallığını yemeğin insan. O çeşit çeşit taze malzemeyle, özenle hazırlanmış bir tabağa iştahla bakmak, neresinden başlayacağını bilememek, afiyetle mideye indirmek, ardından şöyle bir gerilip bol telveli bir Türk kahvesiyle keyif yapıp “ne harika bir yemekti ya!” deyip eskiden kalma maceraları, hikayeleri dostlarla ve artık tok ve zinde bir kafayla paylaşmak…
Bana bunlar Allah’ın emri gelirdi, hiç sorgulamadan yaşadığım güzel hayat buydu… Yahu ne kadar özel birşeymiş iştah, sağlık, yiyebilmek vs… Neyse ki artık ufaktan atlatıyorum da sahalara geri dönmek için düz koşulara başladım. Mutfak da beni özledi hissediyorum…
Yemek filmlerine biz de bu son bir iki ayda sarmıştık Seda ile.. Artık belki iştahım açılır diye mi düşünmüştük nedir, epey de araştırmıştık en iyi yemek filmleri nelerdir diye ve birkaçını da izlemiştik.. Daha önce izlemediğime şaşırdığım film “Big Night – Büyük Gece” oldu. İnanılmaz iştah açıcı bir film. Biz zaten Seda ile İtalyan mutfağına bayılırız. Amerika’da göçmen olarak yaşayan ve bir restoranı zar zor ayakta tutma mücadelesi veren iki kardeş Primo ve Secondo’nun hikayesi bu. Filmde yemeğe karşı olağanüstü bir tutku var; ağız sulandırıcı sahnelerle dolu; iki zıt kardeşin hikayesi de çok gerçekçi ve içten… İzlemeyen herkese tavsiye olunur.
Baktım festivalin programında Big Night yoktu:) ama iştah açıcı ve keşfedilmeyi bekleyen onlarca başka film vardı.. Bu sene kaçırdık ama seneye buralarda olursak kesin gideceğiz… Bence siz bu haftasonu Amsterdam’daysanız kaçırmayın.
http://www.foodfilmfestival.nl
H.

Ulusal Portre Galerisi – Londra

Portre fotoğrafı deyince aklınıza ilk ne gelir? Benim vesikalık fotoğraf gelir açıkçası :) Vize başvurularında, yeni bir işe girerken ya da çeşitli bürokratik işlemler sırasında gerekir ya, zoraki çektirirsin bir vesikalık.. Oldum olası soğuk gelmiştir bana vesikalık çektirmek, öylece durup poz vermek.. Genelde fotoğrafçı sizle değil de yüzünüzün kadrajda nasıl durduğuyla ilgilenir. Yeter ki düzgün olsun fotoğraf diye “biraz sağa, hafif yukarı, biraz da sola” gibi yönlendirmeler yaparak bu süreci iyice sıkıcı hale getirir.. Yüzünüzdeki gülümseme bir yerden sonra donar kalır.. Artık o içtenliğini kaybetmiş, soğuk bir gülümsemedir.. İşte bu yüzden ben vesikalıklarımı kullandıktan sonra bir kenara kaldırırım, çünkü baktığımda tanıyamam kendimi hiç. “Ne kadar farklı çıkmışım” derim kendi kendime..
Peki her vesikalık çeken fotoğrafçı iyi bir portre fotoğrafçısı mıdır? Maalesef hayır.. Vesikalık ne kadar (genelde) duygudan yoksunsa, bir portre tam tersine o kadar duygu yüklü olmalıdır. Portre fotoğrafı, kişinin karakterini, duygularını ve iç dünyasını ne kadar yansıtabiliyorsa o kadar güzel ve başarılıdır. Fotoğrafçı için önemli olan insanın kişiliğini, duygularını algılamak ve bunu fotoğrafa yansıtmaktır. Bunu yapabilmek de öyle göründüğü kadar kolay bir iş değil tabii ki.. Fotoğrafçı ile model arasında öncelikle sağlıklı bir iletişim, güçlü bir diyalog olmalıdır. Fotoğrafçı modelini ne kadar iyi tanırsa o kadar kamerasıyla iç dünyasına ışık tutabilir.. Diğer taraftan modelin de çekim konusunda bilgilendirilmesi, fotoğrafçının neyi neden yapmak istediğini anlaması önemlidir. Model kendi rolünü ne kadar iyi kavrarsa o kadar güzel bir iş çıkar ortaya..
Portre fotoğrafları ve fotoğrafçılığı konusunda edindiğim bu bilgiler sayesinde portrelere artık yepyeni bir gözle bakar oldum.. İşte bu yüzden Londra’daki Ulusal Portre Galerisi’ni (National Portrait Gallery) ziyaret etme fikri beni çok heyecanlandırdı..

İki hafta önce Hakan’ın bir eğitimi sebebiyle Londra’ya gittik, ben de bu vesileyle iki gün işten izin aldım. Hakan eğitime gider gitmez ben de Ulusal Portre Galerisi’nin yolunu tuttum. Galeri 1896 yılında açılmış ve bünyesinde İngiltere tarihindeki en meşhur kişilerin portre resimlerini barındırıyor. Ancak bununla kalmayıp birçok portre fotoğraf sergisine de ev sahipliği yapıyor.
Galeriyi ziyaret ettiğim gün birkaç tane fotoğraf sergisi vardı. Bunlardan biri fotoğrafçı bir anne (Linda McCartney) ile müzisyen bir babanın (Paul McCartney – The Beatles) en büyük çocuğu olan Mary McCartney’in “From Where I Stand” adlı sergisiydi. Fotoğrafa olan ilgisi annesine asistanlık yaparak başlayan McCartney, 1994 yılında başladığı profesyonel fotoğrafçılık kariyeri boyunca çektiği en iyi fotoğrafları “From Where I Stand” adlı kitabında biraraya getirmiş. Dolayısıyla bu sergi McCartney’in bu ilk kitabının yayımlanmasının da bir kutlaması niteliğinde.
McCartney ailesinin ve arkadaşlarının portreleri dışında ünlülerin de çok özel portre fotoğraflarını çekmiş, bunlardan bazıları Kate Moss, Dennis Hopper, Helen Mirren, Michael Stipe, ve Gwyneth Paltrow.. Ayrıca konserlerin, moda gösterilerinin, tiyatro oyunlarının ve bale gösterilerinin kendisi kadar sahne arkalarıyla da ilgilenmiş ve sanatçıların sahne önü ve arkası hikayelerini bizlere tüm sıcaklığı ve içtenliğiyle sunmayı başarıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Galerideki fotoğraf sergilerinden diğeri ise Jason Bell’ in “An Englishman in New York” sergisiydi. Oxford Üniversitesi Politika, Felsefe ve Ekonomi bölümlerinden 1989 yılında mezun olan Bell, daha mezun olmadan portre fotoğrafçısı olmaya karar vermiş.  “An Englishman in New York” adlı bu projesinin konusunu New York’ta yaşayan yaklaşık 120.000 İngiliz kadın ve erkekten almış. Serginin ismini ise İngiliz şarkıcı Sting’in aynı isimli meşhur şarkısından alan Jason Bell, helikopter pilotundan aşçısına, Kate Winslet’dan Sting’e, kendisi gibi İngiltereyi bırakıp New York’a yerleşen yüzlerce İngilizin portresini çekmiş, onlarla New York’ta yaşam ile ilgili röportajlar yapmış ve bunları aynı adlı kitabında bir araya getirmiş.
İşte Kate Winslet’ın New York’u…
“Çocuklarımı, siyah, beyaz, Asyalı, heteroseksüel ya da gay hepsinin bir ve aynı yerde olduğu bir yerde büyütmeyi seviyorum. Gerçekten de bu şehrin çokkültürlü ve çokuluslu olduğu doğru. Burada, birçok ulustan insan yaşamasına rağmen, sanırım New Yorklular, İngilizlere biraz saygı duyuyorlar. Aksanla ilgili bir şey. Bizim onlardan çok daha eğitimli olduğumuzu sanıyorlar, ki bu kesinlikle çok saçma; ben okulu 16 yaşında bıraktım, hadi çık işin işinden çıkabilirsen. New York’a ilk kez geldiğimi hatırlıyorum. New York’ a ilk kez gelişimi hatırlıyorum. 19 yaşındaydım ve Heavenly Creatures’ın basın tanıtımını yapmak için gelmiştim. Hafızamda havaalanından Brooklyn Köprü’süne giden o manzara var. Tıpkı filmlerdeki gibi.”
Bilmem siz de benimle aynı fikirdemisiniz ama her iki sergide de gözlemlediğim portre fotoğraflarında pozu verenlerin ne kadar doğal, içten ve duygu yüklü olduğuydu. Ne dersiniz?
Bol portreli günler :)
S.

Araba detayları – ödev 1

Haklısınız bir süredir yemek tarifleri yazamıyoruz, çünkü maalesef Hakan 3 hafta önce şiddetli bir grip geçirdiğinden beri evde genelde hastane yemeklerini aratmayacak yağsız tuzsuz yemeklerle besleniyoruz.. Tamam ben hasta olmadım, benim iştahım yerinde maşallah ama Hakan yiyemeyince benim de kendime ayrı yemek yapasım gelmiyor tabii.. Anca beraber kanca beraber dimi? ;)
Diğer taraftan bildiğiniz üzere Şubat ayında fotoğraf kursuna başladım, ve şimdiye kadar 3 ders aldım. Dersler eğlenceli geçiyor, her dersin sonunda ödevlerimizi alıyoruz ve bir sonraki derse kadar ödev konuları üzerine fotoğraflarımızı çekip basıyoruz ve derse getiriyoruz. Şimdilik sadece siyah-beyaz fotoğraf çalışmaları yapıyoruz, renkli fotoğrafa ilerleyen derslerde geçiş yapacağız.
Ödevlerimden bir tanesi araba detayları idi.. Geçen hafta fellek fellek evin ve işyerimin etrafında dolaşıp meraklı ve hatta şüpheli bakışlar arasında araba detayları projemi tamamladım. Bakalım en çok hangi fotoğrafı beğeneceksiniz :)
S.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.