Ratatouille: Film ve Ziyafet

Ben Pixar’ın inanılmaz eğlenceli ve iştah açıcı çizgi filmi Ratatouille’i 2007’de sinemada izlemiştim. Filmden çıktığımda karnımın guruldadığını hatırlıyorum. Bir animasyonun yemek gibi 5 boyutlu, bütün duyuları harekete geçiren bir şeyi bu kadar iyi verebildiğine inanamamıştım.

Ratatouille, Gurme fare Remy’nin köyünden çıkıp, bütün zorluklara ve her şeyden öte fare oluşuna rağmen Paris’te hayranı olduğu büyük şef Auguste Gusteau’nun restoranında yemek yapmaya başlamasının ve kendini kabul ettirmesinin, tutkusunun peşinden her şeyi bırakıp koşmasının çok ama çok eğlenceli ve tatlı hikayesi.
Filmin sonlarına doğru bir sahnede, burası bilemiyorum “spoiler” sayılır mı ama, Remy acımasız yemek eleştirmeni Anton Ego için kendine has stiliyle, rustik bir Fransız sebze yemeği olan Ratatouille hazırlıyor. Anton Ego böylesine şık bir restoranda önüne gelen köy yemeğini ağzına koyduğu anda, bu lezzet onu alıp çocukluğuna götürüyor, yemeğe bayılıyor, filmin heyecanı izlemediyseniz kaçmasın diye daha fazla anlatmıyorum. İnanılmaz hoş bir sahne, filme adını veren Ratatouille ise harikulade gözüküyor.

Seda da yazmıştı, bizim evde bu aralar aramızda girdiğimiz bir iddiayı kaybeden bir hafta boyunca yemekleri yapıyor. O hafta sıra bendeydi:) Aynı filmdeki gibi Ratatouille hazırlayıp Seda ile birlikte filmi yemeği yerken izlemeye karar verdim. Başladım araştırmaya. Filmdeki Ratatouille meğer orijinal ratatouille değilmiş. Film için danışmanlık yapan, Kaliforniya’daki French Laundry restoranın usta şefi Thomas Keller’a “Dünyanın en meşhur eleştirmeni restoranınıza gelse ve ona Ratatouille hazırmanız gerekse bunu nasıl yapardınız?” diye sormuslar. O da orijinal tarifi oldukça değiştirerek Confit Byaldi adını verdiği bu alternatif tarifi ve sunumu oluşturmuş. İşin ilginci Confit Byaldi adındaki “Byaldi” bizim güzeller güzeli sebze yemeğimiz imam bayıldıdan geliyormuş! Orijinal Ratatouille oldukça basit bir sebze yemeği, Thomas Keller’ın Confit Byaldisi ise oldukça zahmetli.
Biraz daha araştırınca şef Thomas Keller’ın yorumuyla Ratatouille tarifinin New York Times gazetesinde yayınlandığını gördüm ve orijinal tarif’ten yola çıkarak yemeği yapmaya koyuldum. Tarifin İngilizce orijinalini şu linkte görebilirsiniz:  http://www.nytimes.com/2007/06/13/dining/131rrex.html
Yemeğin orijinal tarifini her zamanki gibi azıcık değiştirdim. Orijinal tarif hem yeşil kabak hem bal kabağı kullanıyor, ben evde olmadığı için bal kabağı yerine havuç kullandım çok da güzel oldu. Orijinal tarif 3 saatten uzun sürüyor ben 2.5 saatte olacak şekilde ayarladım yoksa aç kalacaktık:) işten zaten geç geliyoruz filme başlamamız 9’u buldu yemek 9 buçuk gibi hazırdı.. Lezzeti inanılmaz oldu. Bir sebze yemeği sonuçta, çok daha hızlı bir şekilde yapılabilir ama bu lezzet ve görsellik için biraz zahmet ne yazık ki şart. Filmimizi izlerken yemeğimizi afiyetle yedik ve Seda da ben de çok beğendik. Soldaki resimler filmden, sagdaki resimler ise bizden;)

Bu tecrübe ayrıca hoşumuza gitti, önümüzdeki günlerde birkaç filmi daha konsepte uygun yemekler eşliğinde izlemeye karar verdik! Umarım siz de bu tarifi denersiniz, hoşunuza gideceğinize eminiz. İçinizdeki Remy’i uyandırın…

Çok Lezzetli Susamlı Tavuk Kanatları

Son zamanlarda bizim evde moda oldu. Herhangi bir konu üzerine Hakan’la iddiaya giriyoruz, kaybeden o haftanın yemeklerini yapıyor.. Böylece bu akşam yemeği kim yapacak derdi de ortadan kalkmış oluyor :) İlk iddiayı ben kazanmıştım, bir hafta boyunca Hakan’ın ellerinden birbirinden güzel yemekleri afiyetle yemiştim. Hazır yemeğe konmak pek bir keyifliydi doğrusu.. İlk tecrübenin verdiği keyifle ikinci iddiaya da girdim, ama bu sefer kaybeden ben oldum.. Bir hafta boyunca her gün ‘bu akşam ne pişirsem’ sorusu ile karşı karşıyaydım.. Öyle alelade yemek yapmak da istemiyordum, çünkü Hakan kendi görevini çok ciddiye almış, yeni tarifler denemiş ve görevini başarıyla tamamlamıştı. Benim ondan geri kalır yanım mı vardı? Hayır.. Yeni bir şeyler denemeliydim..
Haftanın ilk yemeğine elimdeki tavuk kanatlarını değerlendirerek başlayacaktım. Tavuk kanatları buzdolabında çözüledursun, hemen işe koyulup fıldır fıldır internetten değişik tavuk kanadı tariflerine bakmaya başladım. Tesadüfen Asya usulü susamlı tavuk kanadı tarifiyle karşılaştım. Hakkındaki yorumlara bakılacak olursa çok beğenilen bir yemekti. ‘Öyle güzel oldu, böyle parmaklarımızı yedik, her hafta mutlaka yaparız’ yorumlarına dayanamayıp başladım malzemeleri gözden geçirmeye..
Malzemelerden Hoisin sosunu daha önce hiç kullanmamıştım. Onun yerine ne kullanabilirim diye bakarken, yorumlarda mutlaka onun kullanılması tavsiye ediliyordu.. Neydi bu Hoisin sosu denen şey? Taklidi çok mu zordu?
Kısa bir araştırma sonrasında gördüm ki bu Hoisin sosu Çin mutfağının vazgeçilmez soslarından birisi.. Kızartmalar, ızgaralar ve sebzelerin marine edilmesinde sıklıkla kullanılan bu sosun, koyu renkli ve oldukça kıvamlı bir yapısı var. Kelime anlamı deniz mahsulü (seafood) olan ancak içinde denizden gelen hiçbir şey barındırmayan bu sosun tadı hem tuzlu hem de tatlı. İçinde soya, sirke, sarımsak, tuz, kırmızı toz biber ve tatlandırıcılar var. Eh madem bu işe baş koyduk, hangi malzeme gerekiyorsa gidip alacağız.. Siz bu sosu nereden mi bulacaksınız? Bu devirde Türkiye’de her türlü malzeme bulunabiliyor, işte ispatı:
Super mutfak’tan sipariş buraya tıklayınız  ya da Koza gıdadan sipariş icin buraya tıklayınız: Oturduğunuz yerden siparişi veriyorsunuz, evinize teslim ediliyor, müthiş!
Malzemeleri tedarik ettikten sonrası kolay çünkü yemeğin yapılışında hiçbir zorluk yok, çok pratik..
Malzemeler
  • 1,5 kg tavuk kanadı
  • 1 büyük diş sarımsak
  • ¾ tatlı kaşığı tuz
  • 2 tatlı kaşığı soya sosu
  • 2 tatlı kaşığı Hoisin sosu
  • 2 tatlı kaşığı bal (çiçek balı olabilir)
  • 1 tatlı kaşığı susam yağı (Asya usülü)
  • Bir tutam tatlı kırmızı toz biber
  • 1,5 tatlı kaşığı susam
  • 1 adet yeşil soğan (sadece yeşil kısmı), ince doğranmış
E malzemeler de tamam, o zaman başlayalım yemeğimizi yapmaya :)
Yapılışı
Fırını 220 derece önceden ısıtın. Genişçe ve sığ bir fırın kabını alüminyum folyoyla kaplayın ve folyoyu iyice yağlayın ki tavuklar yapışmasın.
Sarımsağı güzelce ezip tuzla püre haline getirin. Sarımsak püresini derince bir kaba geçirip, soya sosunu, Hoisin sosunu, balı, susam yağını ve kırmızı toz biberi ilave edip güzelce karıştırın. Tavuk kanatlarını ilave edip üzerlerini bu sosla kaplayın.
Tavukları tek sıra halinde fırın kabına dizin ve tepsiyi fırının orta rafına yerleştirin. Yaklaşık 35 dk pişirin. Yarı zamanda tavukları ters yüz edin ki her iki tarafı da pişsin.
Pişen tavukları derince bir kaba geçirin. Susam ve yeşil soğanı da kaba ekleyin ve tavuklarla karıştırın.

 

Çok lezzetli susamlı tavuk kanatlarınız hazır.. Afiyet olsun :)
Not: Aynı sosu somon balığı için de kullanabilirsiniz (yeşil soğan hariç), aynı şekilde fırında pişirilince somonun tadı muhteşem oluyor! Bizden söylemesi..

Bir Tutam YAZ

Günler uzadığından mıdır, havalar ısındığından mıdır yoksa Haziran ayı başladığından mıdır bilmem, yerimde duramıyorum bu aralar.. Galiba Yaz’ım gelmiş benim :) Türkiye’deyken kıymetini pek bilmezdim güneşin, hele ki mevsimlerden yazsa.. Güneşten köşe bucak kaçar, gölgede güneşlenir, kitabımı okurdum yaz tatillerinde. Hollanda’da yaşamaya başladığımdan beri güneşten kaçtığım günleri arar oldum; bir gün güneş açar da, ardından 3-4 gün yağmur yağar mı arkadaş? Hal böyleyken dün güneşli ve sıcacık (25 derece) bir cumartesi sabahına uyanınca ‘bugün güneşin tadını sonuna kadar çıkaracağım’ diye söz verdim kendi kendime.. Hakan’la önce güzelce sporumuzu yaptık, ardından haftalık alışverişimizi de tamamladıktan sonra kendimizi Bloemendaal Aan Zee yoluna attık.
Bloemendaal Aan Zee, bizim eve 25km uzaklıkta, Bloemendaal belediyesine bağlı yazlık bir belde..Hollandalıların çok rağbet gösterdiği önemli plajlardan biri burada yer alıyor (bir diğeri yine çok yakınında olan Zandvoort plajı) Bloemendaal Aan Zee 4,3km uzunluğunda ve bunun 1 km’si çıplaklar plajı (yok biz oraya gitmedik, sadece öyle bir plajı da varmış diye duyduk:)). Plaja vardığımızda bir grup insan güneşlenme faslını çoktan bitirmiş, evlerine dönüyordu. Bizse akşam güneşinin tadını çıkarmak üzere plajdaki beach club’lardan birine gidip kocaman yastıkların üzerine yerleştik.
Kendimize içecek bir şeyler söyleyip güneşin keyfini çıkardık, kitaplarımızı okuduk. Farkına varmadan 2,5 saati devirmişiz. Güneş yavaş yavaş ufukta alçalmaya başlayınca günbatımı fotoğrafı yakalamak için sahile indik. Hakan’ın fedakâr desteği sayesinde birkaç hoş fotoğraf yakaladık.
Herkese bol güneşli günler :)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Amsterdam’da Ziyafetin Diğer Adı: Fotoğraflarla Köşebaşı

Yurtdışında yaşamaya başlayınca insan en çok kendi mutfağının yemeklerini özlüyor. Biz elimizden geldiğince özlediğimiz yemekleri evde yapmaya çalışıyoruz ama arada sırada insan bir restorana gidip mezelerle masayı donatmak ve sevdikleriyle keyfince yemek yemek istiyor.
Amsterdam’da yaşayan birçok Türk gibi biz de özlediğimiz Türk yemeklerini, mezeleri ve et yemeklerini yiyebileceğimiz bir restoran aradık durduk. Sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen Türk restoranlarına geçtiğimiz haftalarda bizi çok heyecanlandıran yeni bir tanesi eklendi: Köşebaşı. Türkiye’nin en sevilen restoranlarından olan Köşebaşı; Atina, San Paolo, Bahreyn ve Dubai’den sonra restoran zincirine böylece Amsterdam’ı da eklemiş oldu.
Köşebaşı’nın açılmasının ‘Amsterdam’da ziyafetin diğer adı’ olmasının dışında benim için ayrı bir önemi daha var. Restoranın ortakları Köşebaşı’nın hem iç mekan hem de açılış partisinin fotoğraflarını çekecek bir fotoğrafçı ararlarken sevgili eşimin teklifiyle bu görevi bana ve Hakan’a verdiler. Biz de açılış gününde bu görevi yerine getirmek üzere yerimizi aldık.
Köşebaşı Amsterdam’ın ortakları, yemeklerin Türkiye’dekilerle aynı lezzette olması için Köşebaşı Türkiye’den iki kıdemli şefi Amsterdam’a getirmişler. Biri Türkiye’deki Köşebaşı lokantalarının baş aşçısı Sezai Çelikbaş, kendisi bir aylığına geldiği Amsterdam’dan Köşebaşı’nın açılışından sonra ayrılarak Türkiye’ye geri dönecek.. Diğeri ise 9 yıldır Köşebaşı’nda aşçılık yapan usta şef Orhan Demir. O ise Amsterdam’da devamlı şef olarak kalacak ve enfes yemekler yapmaya devam edecek.. Açılışa gelen misafirler, işte bu iki kıdemli şefin elinden Hollanda bayraklı kürdanlara geçirilmiş leziz et yemeklerini yiyerek unutulmaz bir ziyafet çektiler. Tabii biz de bir yandan fotoğraf çekip diğer yandan o güzelim etleri höpürdettik ;)
Köşebaşı’nın yemekleriyle ilgili daha sonra ayrıca bir yazı yazacağız ama merak edenler için özellikle Şaşlık ve Tarsusi kebabına bayıldığımızı belirteyim. Bu yazının konusu sebebiyle şimdilik sizi restoranın iç mekân ve açılış fotoğraflarıyla başbaşa bırakıyorum :)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Açılış fotoğraflarının devamı :

Kosebasi Acilis Fotograflari 1 ve Kosebasi Acilis Fotograflari 2

Köşebaşı Adres: Amsteldijk 25, 1074 HS, Amsterdam 
Rezervasyon Tel: 020 – 662 77 77
http://www.kosebasi.com
Not: Köşebaşı Amsterdam’ın ortaklarına mekan ve açılış fotoğraflarını çekme görevini bize verdikleri için teşekkür ediyorum.
S.

Çok Tatlı Budapeşte Anıları

 Geçtiğimiz hafta sonu Seda ile kısa bir Budapeşte gezisi yaptık. Şehir iyi, güzel, tarihle dolu vesaire de aklımda geriye kalan en önemli şeyler tabii ki eski kafeleri ve enfes pastaları oldu!
Şehir 150 yıl Osmanlı toprağıymış ama o günlerden geriye birkaç hamam dışında pek bir şey kalmamış. O kadar savaşlı bir tarihi var ki şehir defalarca yıkılıp baştan yapılmış. En ihtişamlı günlerini Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde yaşamış, bugünkü tarihi dokusu da 19. Yüzyılı hissettiriyor.
Şimdi gelelim asıl konumuza.. Gitmeden önce araştırdık ettik. Okuduğumuz birçok yazıda, yazarların “gidip de o pastaları yemeden dönerseniz size yazıklar olsun” demek istediğini hissettik, başladık kendimize güzel bir kafe aramaya.
Şehirde çok hoş bir kafe kültürü var. Zamanında özellikle sanatçı takımının takıldığı yerlermiş. Birçok kafe, müdavimi olan sanatçılara şiirlerini yazmaları için ücretsiz kâğıt ve mürekkep verirmiş ve hatta onlara özel, uygun fiyatlı sanatçı menüleri olurmuş. Bunun haricinde şehirde bir dedikodu mu var buralarda yayılırmış; âşıklar ilk buluşmalarını buralarda yaşar, niyetlerini burada beyan eder, gösteriş yapmak isteyenler en şıkıdım kıyafetlerini giyinip buralarda gezinirlermiş. Daha sonra gelen savaşlar ve yıkım ve son olarak da demir perde yılları bu kültürü sekteye uğratmış, yıkılmışlar, yasaklanmışlar…
Neyse ki son 20-30 yılda tekrar eski ihtişamlarına kavuşmuşlar, yüzyıllar boyu süregelen lezzetlerinden ise nerdeyse hiçbir şey kaybetmemişler.. Ben hep derim ki gördüğün, gezdiğin sana kalsın yediklerini anlat :) İşte bunlar da bizim yediklerimiz:
Gerbaud Kavehaz / Vörösmarty Ter 7-8 /www.gerbaud.hu
Kitchen Crashers notu: 6 (Keyifli)

1858’de kurulmuş, şehrin en önemli meydanlarından birinde koskocaman bir yeri var, içerisi çok gösterişli, kumaş duvar kağıtları eski çağlara alıp götürüyor insanı. Pastalar çok güzel, servis de hızlı. Aşırı turistik olması ve yüksek fiyatları dezavantajları, etrafımızdaki yüzlerce turist ortamın büyüsünü biraz kaçırdı, ama yine de keyif aldık; belli bir kaliteyi korumayı başarmışlar.
Neler Yedik:
Tiramisu Kehely (Sundae) HUF 2450 Muzlu, Tiramisulu kahveli ve sade dondurma. (7- Leziz)

Narancos Karamell Szelet HUF 1750 Karamelli, portakallı pasta, portakallı dondurma, macaron, portakal ve çikolata sosu. (7 – Leziz)

Szelet Gerbaud HUF 950, bu güya kafenin meşhur dilim keki, cevizli ve kayısı reçelli. Benimki bayat geldi, özelliksizdi. (4 – Fuzuli)

Central Kavehaz / Iranyi Utca 26 /www.centralkavehaz.hu
Kitchen Crashers notu: 7 (Leziz)

 

Burası Budapeşte’nin bir diğer klasiği. Ortam çok daha samimi ve şehrin ruhunu yaşatıyor. 1800lerin sonunda kurulduğunda burası Budapeşte’nin en önemli edebi buluşma noktası olmuş. Birçok yazar yazılarıyla da Central Kavehaz’ı ölümsüzleştirmişler. Bugünkü yenilenmiş haliyle mekana da pastalarına da bayıldık. Fiyatları da çok daha uygun.

 

Neler Yedik:
Egzoticus HUF 690 Mangolu, Papayalı, Kremalı Pasta 7 – Leziz

Pogacsa HUF 190, Bildiğimiz sade poğaça. Güzeldi. 6 – Keyifli
Macarons HUF 250 Çeşit çeşit macaronlarını denedik hepsi birbirinden lezizdi. 7
Full of Chocolate HUF 820 Çikolata bombası! Acayip bir şey, eriyor ağızda. 8 – Lokum
Sonuç olarak böyle tatlı bir hafta sonuydu işte. Umarım yeni notlandırma sistemimizi de beğenirsiniz hehe :) 
Tamamen kişisel olan değerlendirme skalamızda yiyecekleri 10 üzerinden şöyle değerlendiriyoruz:
1 – leş, 2- çöp, 3- kelek. 4 – fuzuli. 5 – yenir, 6 – keyifli, 7 – leziz, 8 – lokum,  9 – enfes, ve 10 – efsane :)))

Porof. Zihni Sinir ve ‘Proce’leri

Zaman zaman siz de düşünür müsünüz, acaba çamaşır makinesini kim icat etti, veya tirbuşonu, veya işinize çok yarayan başka bir aleti? Kim icat ettiyse Allah ondan razı olsun der misiniz hiç? Hayatı kolaylaştıran, pratik çözümler sunan bu mucize aletleri kullanırken mucitlerini merak ederim ben, ve sonra da unutur giderim sorunun kendisini de merak ettiğim cevabını da..

  

Bazen de yeni bir şeyler icat etmenin ne kadar zor olduğunu düşünürüm kendi kendime.. Sanki icat edilebilecek tüm aletler çoktan başkaları tarafından icat edilmiştir de bana icat edecek bir şey kalmamıştır gibi gelir.. Zaten öyle çok mucit bir tipim de yok ama nedense arada bir düşünürüm işte :)
Geçenlerde icatlarıyla çocukluğumdan beri beni kendine hayran bırakan bir mucidin/sanatçının, Porof. Zihni Sinir’in aynı zamanda atölye olarak kullandığı Cihangir’deki dükkânını ziyaret ettim. İçeri girer girmez karşıma yüzlerce icat çıktı, hepsi de değişik bedenlere bürünmüş mühendislik harikası pratik aletler… Protestocu kalemlik, zaman bisikleti, çay poşeti sıkma makinesi, mıknatıslı notluk, yaylı kalemlik, elli kitap tutucu ve daha neler neler… Gırgır dergisinde karikatürlerini görmeye alıştığımız Zihni Sinir ve ‘proce’leri artık üçüncü boyuta geçmiş, günlük hayatta kullanılabilecek ürünler haline gelmişler bile. Hepsinin ortak özelliği ise fonksiyonellik, mizah ve estetik!  
  

  

Ben birbirinden güzel procelere hayran hayran bakarken Zihni Sinir’in yaratıcısı ise arkadaki atölyesinde yeni projeleri üzerinde çalışıyordu. O kadar işinin arasında da beni kırmadı sağolsun, böylece kendisiyle sohbet etme şansım oldu.
 
Merak edenler için önce kısa bir özgeçmiş:
Bizim Porof. Zihni Sinir olarak ilk defa Gırgır dergisinde karşımıza çıkan mucit karakterin yaratıcısı 1951 Manisa doğumlu Irfan Sayar. Kendisi Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Dekoratif Sanatlar Bölümü, Sahne ve Görüntü Sanatları İhtisas atölyesinden mezun oldu. Gırgır dergisinde profesyonel olarak karikatür çizimlerine başladı ve 1977de de unlu Porof Zihni Sinir tipini yarattı.
Daha sonra iki arkadaşıyla birlikte Hayal Mahsulleri Ofisi adıyla bir şirket kurup RR Resimli Roman dergisini çıkardı. Karikatür-heykel çalışmalarında bulundu. Çeşitli reklam filmlerine özel efektler yaptı. Porof. Zihni Sinir ve Proceler kitabı Tubitak popüler bilim kitapları serisinden yayınlandı. Halen Bilim ve Teknik dergisinde her ay “Porof. Zihni Sinir”i çiziyor ve Cihangir Ağahamamı Sokak’taki dükkânında çalışmalarını sergiliyor.
Peki nasıl başlamış bu icatlar diye sorduğunuzu duyar gibiyim :) Hoş bir sohbetin ardından eve gelir gelmez Zihni Sinir hakkında araştırmalara başladım.. Zihni Sinir’in yaratıcısı İrfan Sayar, çocukluğunda şehirden çiftliğe gelirken, ailesinin oyuncaklarını almasına izin vermemesi üzerine icatlarına başlamış. Çamur, teller, lokum kasaları, konserve kutuları, ipler, mısır koçanları gibi doğal malzemelerle oyuncakların taklitlerini yaparak basit icatlarına başlayan sanatçı, sonra daha karmaşık icatlar yapmaya başlamış. Basit icatlarla başlayan bu yolculuk şimdilerde bir Zihni Sinir Üniversitesi kurulmasına, BÜMED’de küçük yaştaki çocuklar için düzenlediği atölye çalışmalarına, birçok özel şirket için değişik proceler ve seminerlere hatta ve hatta sinemaya kadar uzanmış. Evet yanlış duymadınız, sinemaya kadar.. Hangi film acaba diye merak ettiniz değil mi? İşte öyküsü..
Vizontele filmini izlemeyen pek kalmamıştır herhalde. Vizontele’nin saf mucit karakteri Deli Emin‘i ise hatırlamayan yoktur.. İşte Deli Emin’in birbirinden ilginç aletlerini İrfan Sayar’ın kendisi tasarlamış. Yılmaz Erdoğan’ın projenin başlangıcında kendisine teklifte bulunduğunu anlatan İrfan Sayar, o karakteri düşünerek, o kasabadaki malzemelerle neler yapılabilir diye bakmış, bunları yapabilmek için Van’da 10 gün geçirmiş, bütün sistemleri kurmuş. Deli Emin’in atölyesi, kullandığı bisiklet, gözlük, çeşitli elektronik ve mekanik aletler, otomatik açılan kapı.. Bir de ütü vardı filmde bilmem hatırlar mısınız, hani açılınca aynı zamanda ocak, kapatınca da tost yapan… İşte bu ve benzeri Deli Emin aletlerini tasarlayan Zihni Sinir sinemaya da böylece katkıda bulunmuş.
Bu arada söylemeden edemeyeceğim, Zihni Sinir’in bizim evliliğimizde de özel bir yeri ve procesi var :) Geçen sene düğünümüz öncesinde kendisinden bizim düğün davetiyemizi tasarlamasını rica etmiştim, o da beni kırmayıp hazırlamıştı.. İrfan Sayar imzalı davetiyemiz, buzdolabı magneti formatında İzmir-İstanbul-Ankara-İzmit’ten birçok davetlinin evini süslemeye umarım devam ediyordur :)

Porof. Zihni Sinir’in yaratıcısı İrfan Sayar’a hem bu bize özel procesi hem de bu hoş sohbeti için tekrar teşekkür ve sevgilerimi gönderiyorum…
Porof. Zihni Sinir hakkında daha ayrıntılı bilgi için websitesi… http://zihnisinir.com/tr/
Zihni Sinir’in, karikatürlerini bir araya getirdiği kitapları çocuklar için hem eğlenceli hem de eğitici.. Proceleri ise sevdiklerine farklı bir hediye almak isteyip de ‘bu sefer ne alsam acaba’ diye düşünenler için hem çok ideal, hem de pratik; bir tıkla internet üzerinden sipariş edilebiliyor… http://www.porofzs.com/
S.

Yemek, Filmler ve Gelgitli İştahım…

Amsterdam’da ilk kez bu sene, 18-20 Mart tarihleri arasında “Food Film Festival – Yemek Filmleri Festivali” düzenleniyor ve biz Seda’yla çok önceden yapmış olduğumuz bir plan neticesinde burada olamayacağız!:(
Festival kısa ama harika gözüküyor, belgeseller, filmler, workshop’lar, restoranda özel menüler ve daha neler, neler… Studio K’de gerçekleşecek festivalde dünyanın binbir memleketinden insanın parmağı varmış, sitelerinin yalancısıyım…
Seda bahsetmişti ben bir, bir buçuk aydır biraz naneyim. Midemi mi üşüttüm artık nedir bilmiyorum varsa yoksa sebze meyve, varsa yoksa ızgara… Birazcık enteresan bir şey yemeye göreyim, hemen başlıyor gurultular aşağıdan… Ben ki mutfaktan çıkmazdım, hiç keyfim yok mutfağa giremedim kaç zamandır. Böyle anlarda anlıyor kutsallığını yemeğin insan. O çeşit çeşit taze malzemeyle, özenle hazırlanmış bir tabağa iştahla bakmak, neresinden başlayacağını bilememek, afiyetle mideye indirmek, ardından şöyle bir gerilip bol telveli bir Türk kahvesiyle keyif yapıp “ne harika bir yemekti ya!” deyip eskiden kalma maceraları, hikayeleri dostlarla ve artık tok ve zinde bir kafayla paylaşmak…
Bana bunlar Allah’ın emri gelirdi, hiç sorgulamadan yaşadığım güzel hayat buydu… Yahu ne kadar özel birşeymiş iştah, sağlık, yiyebilmek vs… Neyse ki artık ufaktan atlatıyorum da sahalara geri dönmek için düz koşulara başladım. Mutfak da beni özledi hissediyorum…
Yemek filmlerine biz de bu son bir iki ayda sarmıştık Seda ile.. Artık belki iştahım açılır diye mi düşünmüştük nedir, epey de araştırmıştık en iyi yemek filmleri nelerdir diye ve birkaçını da izlemiştik.. Daha önce izlemediğime şaşırdığım film “Big Night – Büyük Gece” oldu. İnanılmaz iştah açıcı bir film. Biz zaten Seda ile İtalyan mutfağına bayılırız. Amerika’da göçmen olarak yaşayan ve bir restoranı zar zor ayakta tutma mücadelesi veren iki kardeş Primo ve Secondo’nun hikayesi bu. Filmde yemeğe karşı olağanüstü bir tutku var; ağız sulandırıcı sahnelerle dolu; iki zıt kardeşin hikayesi de çok gerçekçi ve içten… İzlemeyen herkese tavsiye olunur.
Baktım festivalin programında Big Night yoktu:) ama iştah açıcı ve keşfedilmeyi bekleyen onlarca başka film vardı.. Bu sene kaçırdık ama seneye buralarda olursak kesin gideceğiz… Bence siz bu haftasonu Amsterdam’daysanız kaçırmayın.
http://www.foodfilmfestival.nl
H.

Rotterdam Kitap Festivali

 

Cuma günü sonunda kısa dönem askerliğimin başvurusunu yapmak üzere Rotterdam’daki Türkiye Konsolosluğunun yolunu tuttum. Seda da internette Rotterdam’da bir kitap festivali olduğunu duymuş, işlerini de ayarlamış, ben de geleceğim dedi.
Beni sabah erkenden konsolosluğa bırakıp Ahoy, Rotterdam’daki devasa kongre/konser salonu, yoluna koyuldu.
Öğlen benim konsolosluktaki işim bitmişti… Seda’yı aradım, geldi beni aldı, Amsterdam’a doğru yola koyulduk. Yolda kitap fuarını anlata anlata bitiremiyordu. 2-3 saatte 10’a yakın kitap almış, İngilizce de bir çok kitap varmış, kesin beraber tekrar gitmemiz lazım dedi.
Cumartesi sabahı kalktık, kahvaltımızı yapıyoruz. Karım nasıl doyamamışsa kitap fuarına iki lafından biri Rotterdam oluyor, hadi dedim kalk gidiyoruz o zaman. Atladık arabaya tekrar Rotterdam’ın yolunu tuttuk. Yaklaşık bir saat sonra Ahoy’a varmıştık. Otopark 11 Euro, biraz kitapsevere ayıp etmişler dedim:) Ama içeri girince fikrim değişti… Devasa bir alan yüzlerce insan kitapları inceliyor, bir kenarda okuyor, sepetine atıyor… Sepet demişken Seda bir gün önceden tecrübeli olduğu için biz de yanımızda bildiğiniz pazar çantasıyla gittik. O kadar güzel kitaplar o kadar olmayacak fiyatlaraydı ki, bayıldık! Her türlü roman ve öykü kitaplarından, dev atlaslara, prestij fotoğraf kitaplarına, okul ders kitaplarına… Neler var neler…
 
Hiç fark etmeden 4 saat kadar gezmişiz. Toplam 52 kitap aldık. En az 10-15 tanesi yemek kitabı tabii… Her şey hakkında yemek kitabım oldu artık, kocaman kuşe kâğıda, dünyanın her yöresinden, her mutfağından lezzetler var. Pazar çantamız yetmedi, bir de sırt çantamıza doldurduk kalanları ve evimizin yolunu tuttuk. Eve gelince içerideki odada çok fazla kullanmadığımız bir kitaplığı boşaltıp salona getirdik. İki günde aldığımız kitaplarla neredeyse tamamı doldu:) Şimdi hayran hayran yeni kitaplarımıza bakıyoruz, teker teker indirip göz gezdiriyoruz, ilk hangisinden başlasak sonra neye atlasak kestirmeye çalışıyoruz. Çok iyi oldu bu iş. Sürekli geziyormuş bu kitap fuarı, Hollanda ya da Belçika’ya yolu düşen nereden geçiyor bir baksın derim.
http://www.boekenfestijn.com/ 
H.

 

Zeytinyağı demişken…

Zeytinyağı demişken bir iki hafta önceki Roma maceramız geldi aklıma. Dostlarımız Federico ve Carlotta bizi Città dell’Altra Economia’ya götürdüler. Testaccio’da eskiden şehrin hayvan kesimhanesi olan yeri inanılmaz güzel bir şekilde restore edilmiş (daha bitmiş değildi gerçi) ve harika bir alternatif ekonomi forumu oluşturulmuş. Burada sadece Roma’nın civar köylerinden gelen organik ürünlerin satıldığı bir pazar var. Öyle bir pazar ki meyveler ve sebzeler hala gözümün önünde; peynirler, zeytinyağları hepsi birbirinden leziz..Hepsinden ufak ufak tattık tabii..O kadar beğendik ki, hem cumartesi hem pazar gittik. Gitmişken en beğendiğimiz zeytinyağından da üç litrelik bir tane kaptığımız gibi Amsterdam’a getirdik.. Roma’daki lezzet avımız ayrı bir-iki yazı konusu olmayı fazlasıyla hak ediyor, ama bu basit ama bir önceki ‘Bir Pazar Kahvaltısı’ adlı leziz tarifimizi bizim için özel kılanlardan biri de kullandığımız sızma zeytinyağıydı, değinmeden edemedim..

Campasino zeytinyağı Roma’ya 42km uzaklıktaki Palombara Sabina kasabasından geliyormuş. Elle toplandıktan sonra 24 saat içinde preslenen Carboncella, Salviana, Frantoio ve Leccino zeytinlerden üretiliyor ve çıktığı gibi şişeleniyor. Filtrelenmediği için rengi birazcık bulanık ve çok az tortulu ama tadı olağanüstü. Bu zeytinyağı tabi yoğun tadından dolayı her yemeğe uygun değil. Çok güçlü ve damakta o bayıldığım biberimsi tadı bırakıyor,  biz bu kahvaltımıza çok ama çok yakıştırdık…
H.

The Kitchen Crashers: Seda ve Hakan’ın mutfak ve fotoğraf maceraları…

Uzun zamandır yemek ve fotoğraf maceralarımızı anlatacağımız bir blog yazmayı tasarlıyorduk.. Gün bugündür! Şimdi başlıyoruz..
Bu blog aslında bizim görsel hafızamız olacak.. Yemek yapmak ve fotoğraf çekmek konusunda biz kendimizi geliştirmeye çalışırken yaşadıklarımızı, tecrübelerimizi, maceralarımızı blogumuzda anlatmaya gayret edeceğiz.
Eğer siz de yorumlar yazar, bize yeni tarifler yollar, bir fotoğrafı nasıl daha iyileştirebileceğimiz konusunda bize fikirler verir, beğendiklerinizi ve beğenmediklerinizi bizimle paylaşırsanız şahane olur!! Biz blog dünyasının iki çömezi, yorumlarınızı bekliyoruz:)